27 Mayıs 2009 Çarşamba

Manzara-i umumiye huzur vermiyor - Yasemin Çongar

Alçalıyor güneş; birazdan karşıdaki yarımadanın minarelerine dokunacak.

Akşamüstü, uzatmalı bir birinci sayfa toplantısından sonra, gazetenin baskıya girmesine kısa bir süre kala başlayabiliyorum yazıya.

Gözlerim penceredeki huzurlu manzarada...

Aklım haberlerde.

Gün boyunca yazıişleri masasına ulaşan haberlerin çizdiği memleket manzarası huzur vermiyor.

Bursa’daki Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde yangından ziyade yoğun ihmalden ölen sekiz hasta...

Eski Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez’in cinsel istismarına uğrayan 14 yaşındaki çocuktan istenen üçüncü sağlık muayenesi raporu...

Ve bilim adamı olduğundan hiç şüphe duymayan bir sosyoloji profesörünün itirafları...

Günün üç farklı haberi...

Nedense hepsi de aynı haber gibi geliyor bana.

Hepsi de Türkiye’nin nasıl bir ülke olduğunu anlatıyor çünkü.

Hepsi de manzara-i umumiyeyi tarif ediyor aslında.

Hepsi de, hal-i pür melalimizi özetliyor.

İşte buyurun...

***

En büyük şehirlerinden birindeki bir devlet hastanesinde yoğun bakımda yatan hastaların bir kat aşağıda çıkan küçük bir yangında ölebildiği bir ülke, Türkiye.

Çünkü tahliye esnasında tam bir kaos yaşanıyor.

Çünkü bir yangın durumunda tahliyenin nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin plan program yapılmamış.

Çünkü yangın tatbikatları yeterli sıklıkta gerçekleştirilmemiş; tatbikatlardan gerekli dersler çıkarılmamış.

Ve dahası, şehirdeki diğer hastanelerin yoğun bakım üniteleri hemen devreye giremiyor.

Çünkü sayıları ve kapasiteleri yetersiz...

Yangın değil, duman olduğu açıklanıyor birçok hastanın ölüm sebebinin...

Çünkü hastanenin hastaları korumayı sağlayacak bir havalandırma sistemi yok.

Ve çünkü hastanenin elektrik kabloları, yanınca duman çıkarmaması gereken özel bir maddeyle kaplı değil.

Çünkü o özel kablolar pahalı.

Yoğun bakımda solunum desteğine bağlı yaşayan hastalar ölüyor ilk olarak.

Çünkü yangında elektrikler kesiliyor.

Çünkü solunum destek üniteleri elektriksiz çalışmıyor.

Çünkü hastanenin böyle bir durumda devreye girebilecek konum ve kapasitede jeneratörleri yok.

Çünkü burası Türkiye.

***

Ve cinsel istismara uğrayan 14 yaşındaki bir kız çocuğunun adaleti aramak için gittiği mahkemede tam bir ruhsal işkence yaşamasının önüne geçmeyen bir ülke, Türkiye.

Çünkü 26 Nisan 2008’de yaşanan cinsel istismar olayından on dört ay sonra mağdurenin yeni bir Adli Tıp Raporu alması gerekebiliyor.

Çünkü geçen yılın temmuzunda hazırlanan ilk raporda, mağdurenin ağır depresyon geçirdiğinin ve intihar eğilimi olduğunun belirtilmiş olması kimsenin pek umurunda değil.

Çünkü geçen yılın eylülünde, İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun mahkemenin istemiyle yaptığı muayene sonrası verdiği rapor, mağdurenin ruh ve beden sağlığının hiç bozulmadığı yönünde.

Çünkü Adli Tıp Kurumu, bu raporla sanık Hüseyin Üzmez’i kurtarmaya çalıştı.

Kamuoyu tepkisi olmasa, kurtarabilecekti belki de...

Ama tepki vardı ve mahkemeyi yeni bir rapor istemeye yöneltti.

Ve mağdure bir kez daha Adli Tıp’a gitti.

Ama rapor alamadı.

Çünkü muayenesinin yapılacağı gün sorumlu çocuk psikiyatristi görevinden istifa etti.

Çünkü kurumun mağdureye ikinci kez, “ruh sağlığı etkilenmemiştir” raporu vereceğini düşünüyordu; üzerinde bu yönde baskı hissediyordu.

İstifa nedeniyle Adli Tıp Raporu tamamlanamadı; mağdureye ise bu kez “panik bozukluk” teşhisi kondu ve ilaç tedavisi önerildi.

Ve 14 yaşındaki kız çocuğu gelecek ay üçüncü kez Adli Tıp’a gidecek; yine birçok testten geçecek.

Çünkü o kendisine cinsel istismarda bulunan ihtiyar bir yazardan şikâyetçi.

Ve burası Türkiye.

***

Ve burası, kendisini bilim adamı sayan ve öyle de kabul gören bir sosyoloji profesörünün, resmî ideolojiyi bir dinsel inançmışçasına kimliğinin ayrılmaz parçası olarak benimsediğini söyleyebildiği ve bu durumun doğallığını, vazgeçilmezliğini, sorgulanamazlığını hiç tereddütsüz savunabildiği bir ülke...

İşte buyurun, Emre Kongar’ın NTVMSNBC’de Yasemin Arpa’ya söyledikleri:

“Ben önce demokratım, ondan sonra da sosyal demokratım; nokta. Bu kadar basit. Bu neleri içeriyor? Önce demokrat, sonra sosyal demokrat olmak, genel kimlikleri dışlamıyor. Yani tabii ki Türküm, tabii ki Müslümanım, tabii ki Atatürkçüyüm. Tabii ki bir anlamda Batılılaşan bir Ortadoğu ülkesinin vatandaşıyım... Bunları hiçbir zaman sorgulamadım ki... Yani ben Müslüman olayım mı, olmayayım mı; ben Atatürkçü olayım mı olmayayım mı... Ben bunları hiçbir zaman sorgulamadım. İnsan doğduğu ailenin vazgeçilmez kimliğiyle büyüyor. Kendi tercihleri değil ki... Ama benim kendime biçtiğim hedef ve kimlik, önce demokrat, ondan sonra sosyal demokrat olmak.”

Yoruma hacet var mı?

Türkiye’de manzara-i umumiyeye bakıp huzur duymak mümkün mü?

Yasemin Çongar/Taraf

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder