31 Ağustos 2010 Salı

Referandumda oyum şudur-Ertuğrul Özkök

BENİM oyum “Hıyar...”


Yanlış okumadınız.

“Hayır” kelimesinin iki harfi yanlışlıkla yer değiştirmiş falan değil.

Basbayağı “Hıyar”.

Çünkü kendimi, vatandaş değil, “Hıyar” gibi hissediyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü hâlâ her gece, bu referandumu bize “demokratikleşme” diye yutturmaya kalkan “konuşan kafaları” dinlemeye, seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü meydanlarda bu referandumun “gizli” değil, “aleni” ajandası olan “Yüksek yargıya el koyma” niyetinden üç kelime bile bahsetmeyip, bunu bize 12 Eylül’ün rövanşı gibi sunmaya kalkan siyasetçilerin konuşmalarını hâlâ okumaya, hâlâ seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, “demokratikleşme” diye yola çıkıp, gazetelerinde “Bu paketin içinde 2B bile var” diye oy toplamaya çalışanları görüp de bir türlü çıldıramıyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bir taraftan her türlü cemaatin adalete, emniyete, devletin her kademesine sızması ile ilgili iddialara burun kıvırırken, “Dedeler artık hâkim tayin edemeyecek” sözleriyle Alevilere hakarete bigâne kalan aydınları bile hâlâ okumaya devam ediyorum.

İşin kötüsü artık sinirlenemiyorum bile...

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bugüne kadar 12 Eylül Anayasası’nda yapılan bütün değişikliklere kalbimin ta ortasından gelen duygularla destek verdim. 80’e yakın maddede yapılan değişikliklerle Türkiye, tarihi adımlar attı. Çoğu ülkede imkânsız gibi görünen “idam cezasını” bile kaldırdı.

Bütün bunlar unutturuldu, bir kalemde silindi, şimdi karşımıza sanki “Türkiye Cumhuriyeti’nin en devrimci anayasası” getiriliyormuş gibi bir hava yaratıldı. Ve bizden de bunu yutmamız isteniyor.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, herkesi birleştirecek anayasa, Türkiye’yi ortasından bölen bir “nifak tohumu” haline getirildi.

Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü 30 yıl boyunca gele gele, 12 Eylül Anayasası gibi berbat bir metinden, siyasi iktidarın demir elini hâkim ve savcının kellesi üzerine bastıracak bir “Nifak Anayasası”na geldik. Ve etrafa “mühim bir iş başarıyormuşuz” gibi hava atıyoruz.



* * *


Bugünlerde kişi ve kuruluşların “siyasi sicili” tartışılıyor.

Benim geçmişteki referandumlarla ilgili sicilim şudur.

12 Eylül’de Bülent Ecevit’le birlikte Arayış Dergisi’nde yazıyordum. Ama samimi olarak 12 Eylül Anayasası için sandığa gidip gitmediğimi hatırlamıyorum.

Rahmetli Özal, siyasi yasakların kaldırılması için referanduma gittiğinde, ona karşı çıktım.

Demokratlığına kendim kadar emin olduğum Özal’a yakışan tavrın, bu yasakları Meclis’te kaldırmak olduğunu defalarca yazdım.

Bugün için de görüşüm budur.

Yüzde 47 oyla Meclis’in yüzde 65 sandalyesine sahip olduğunu her fırsatta bir güç gösterisi haline getiren siyasetçilere yakışan şey de bunu Meclis’te halletmekti.
Abdullah Öcalan’a rağmen, idam cezasını bile kaldırmayı başaran TBMM, bu şerefli görevi de yerine getirebilirdi.

Tabii, Anayasa’yı yargıya el koyma silahı haline getirmemek kaydıyla.

* * *


Bundan önceki deli saçması referandumda oy kullanmamıştım.

Bütün bunlara rağmen 12 Eylül günü gidip oy kullanacağım.

Vatandaşlık görevimi yerine getireceğim.

Bundan dolayı da kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Düşündükçe de kendime kızıyor ve mırıldanıyorum:

“Oğlum senden cacık bile olmaz...”

Tabii sonra da kendime geliyorum.

“Bu referandumu bize demokratikleşme diye yutturmaya kalkanlardan cacık oluyor da, senden niye olmasın.”x

O zaman da kendime haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum.

Diyeceğim, kendinizi “Hıyar” yerine konmuş hissetseniz de, mutlaka gidip oy kullanın.

ErtBENİM oyum “Hıyar...”


Yanlış okumadınız.

“Hayır” kelimesinin iki harfi yanlışlıkla yer değiştirmiş falan değil.

Basbayağı “Hıyar”.

Çünkü kendimi, vatandaş değil, “Hıyar” gibi hissediyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü hâlâ her gece, bu referandumu bize “demokratikleşme” diye yutturmaya kalkan “konuşan kafaları” dinlemeye, seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü meydanlarda bu referandumun “gizli” değil, “aleni” ajandası olan “Yüksek yargıya el koyma” niyetinden üç kelime bile bahsetmeyip, bunu bize 12 Eylül’ün rövanşı gibi sunmaya kalkan siyasetçilerin konuşmalarını hâlâ okumaya, hâlâ seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, “demokratikleşme” diye yola çıkıp, gazetelerinde “Bu paketin içinde 2B bile var” diye oy toplamaya çalışanları görüp de bir türlü çıldıramıyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bir taraftan her türlü cemaatin adalete, emniyete, devletin her kademesine sızması ile ilgili iddialara burun kıvırırken, “Dedeler artık hâkim tayin edemeyecek” sözleriyle Alevilere hakarete bigâne kalan aydınları bile hâlâ okumaya devam ediyorum.

İşin kötüsü artık sinirlenemiyorum bile...

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bugüne kadar 12 Eylül Anayasası’nda yapılan bütün değişikliklere kalbimin ta ortasından gelen duygularla destek verdim. 80’e yakın maddede yapılan değişikliklerle Türkiye, tarihi adımlar attı. Çoğu ülkede imkânsız gibi görünen “idam cezasını” bile kaldırdı.

Bütün bunlar unutturuldu, bir kalemde silindi, şimdi karşımıza sanki “Türkiye Cumhuriyeti’nin en devrimci anayasası” getiriliyormuş gibi bir hava yaratıldı. Ve bizden de bunu yutmamız isteniyor.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, herkesi birleştirecek anayasa, Türkiye’yi ortasından bölen bir “nifak tohumu” haline getirildi.

Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü 30 yıl boyunca gele gele, 12 Eylül Anayasası gibi berbat bir metinden, siyasi iktidarın demir elini hâkim ve savcının kellesi üzerine bastıracak bir “Nifak Anayasası”na geldik. Ve etrafa “mühim bir iş başarıyormuşuz” gibi hava atıyoruz.



* * *


Bugünlerde kişi ve kuruluşların “siyasi sicili” tartışılıyor.

Benim geçmişteki referandumlarla ilgili sicilim şudur.

12 Eylül’de Bülent Ecevit’le birlikte Arayış Dergisi’nde yazıyordum. Ama samimi olarak 12 Eylül Anayasası için sandığa gidip gitmediğimi hatırlamıyorum.

Rahmetli Özal, siyasi yasakların kaldırılması için referanduma gittiğinde, ona karşı çıktım.

Demokratlığına kendim kadar emin olduğum Özal’a yakışan tavrın, bu yasakları Meclis’te kaldırmak olduğunu defalarca yazdım.

Bugün için de görüşüm budur.

Yüzde 47 oyla Meclis’in yüzde 65 sandalyesine sahip olduğunu her fırsatta bir güç gösterisi haline getiren siyasetçilere yakışan şey de bunu Meclis’te halletmekti.
Abdullah Öcalan’a rağmen, idam cezasını bile kaldırmayı başaran TBMM, bu şerefli görevi de yerine getirebilirdi.

Tabii, Anayasa’yı yargıya el koyma silahı haline getirmemek kaydıyla.

* * *


Bundan önceki deli saçması referandumda oy kullanmamıştım.

Bütün bunlara rağmen 12 Eylül günü gidip oy kullanacağım.

Vatandaşlık görevimi yerine getireceğim.

Bundan dolayı da kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Düşündükçe de kendime kızıyor ve mırıldanıyorum:

“Oğlum senden cacık bile olmaz...”

Tabii sonra da kendime geliyorum.

“Bu referandumu bize demokratikleşme diye yutturmaya kalkanlardan cacık oluyor da, senden niye olmasın.”

O zaman da kendime haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum.

Diyeceğim, kendinizi “Hıyar” yerine konmuş hissetseniz de, mutlaka gidip oy kullanın.

Ertuğrul Özkök/Hürriyet

26 Ağustos 2010 Perşembe

Belki PKK ile anlaşan Japonlardır... - Bekir Coşkun

Hatırlar mısınız; telefonlar dinlendiğinden, Anayasa Mahkemesi referandumu görüşmek için üyelerini, kapılarını çalarak toplantıya çağırmıştı...
Üyenin kapısını çalan öbür üye, parmağını dudağına götürüp "sus" işareti yaparak fısıltı halinde "Toplanıyoruz" dedi...
Pijamalı üye kapıdan uzattığı kafası ile sağı-solu kontrol ederek "Öyle miiiii..." diye sordu...
Öbürü alt dudağını ısırıp "Hiç deme..." anlamında kafasını iki yana salladı...
Pijamalı "Ne zaman" anlamında ellerini yanlara açınca, öbürü bir elinin tüm, öbür elinin iki parmağını açtı: Ayın yedisi...
Sol elinin parmakları ile delik oluşturup, sağ elinin işaret parmağını içine soktu; oturuma giriş...
Sonra "Gözünü çıkartırım" der gibi iki parmağını uzattı: Saat iki...
Pijamalı kapıyı usulca kapatırken, öbürü karanlıklar içinde sessizce kayboldu...
(.........)
Ne bu?..
Anayasa Mahkemesi toplanıyor, içinde "haberleşme özgürlüğü" de olan referandumu görüşmek üzere...


Ben bu kadar gizli saklı işlerin döndüğü dönem görmedim...
Dışişleri Bakanı gece gizlice havaalanına gidip İsrail ile Brüksel'de otelde herkesten saklı görüşürken....
ABD ile anlaşmalar, Ermenilerle futbol maçları (o neydi?), İran ile uzlaşmalar esrarını koruyor...
Dolmabahçe görüşmesi esrarengiz, Deniz Feneri davası sır...
Bu Anayasa değişikliği dahi gizli hazırlanmadı mı?..
Açılımları bile gizli; hâlâ içini bilen yok...


Ve PKK, "Referandum sonrasına kadar ateş kesmeyi devletle görüştük, ateş kestik..." diye açıklama yaparken, iktidar "Bizim milletten gizli neyimiz var... " diye kızdı...
"PKK ile görüşmedik, anlaşmadık" diyorlar...
Belki o anlaşan Japonlardır...

Bekir Coşkun/Habertürk

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Ermek ya da erememek - Elif Şafak

Bütün bir öğleden sonra arkadaşım ve ben pirinç ayıkladık karşılıklı. Hızımızı alamadık, gidip bakkaldan en ucuz, en kurtlu pirinçleri alıp onları da ayıkladık tepsi tepsi. Kendi içimizdeki kusurları, eksikleri, hamlıkları ayıklamak ister gibi.

Ruhunu kirli fikirlerden, hasetten ve nefretten arındırmak için Hindistan’a gidip, orada iki buçuk ay inzivaya çekilen çılgın bir arkadaşım var. Bu hafta nihayet yurda döndü, altı kilo zayıflamış ve güneşten kararmış olarak. Saçlarında renkli boncuklar, kollarında dizili bilezikler, bileklerinde gümüş halhallar, baktım her adımında şangırdıyor züccaciye dükkânı gibi. Renklenmiş, şenlenmiş, ne güzel. Oturduk beraber, yasemin kokulu bir tütsü yaktı. Bir de ne olduğunu bilmediğim yabani otlar. Etrafa morlu yeşilli taşlar serpiştirdi, enerjimizi dengelesin diyeymiş. O baharatlı sütlü çaylar içti, anlattı. Ben dinledim, gözlerim kapalı.

Beslenme alışkanlıklarını tepeden tırnağa değiştirmiş oradayken. “Sana benzedim” dedi. “Artık ben de et yemiyorum.” Güzel! İnanıyorum ki kırmızı etsiz de mümkün bu hayat. Köftesiz, dönersiz, hamburgersiz de mümkün pekala. Sigarayı da bırakmış üstelik. “Düşünmek, konuşmak, üretmek için içime gri duman çekmeye ihtiyacım yok,” dedi. Sigarayı beş sene evvel bırakan ama sigara fikrini hâlâ seven ben, sessizce geçiştirdim. Az sonra mutfağa gitti, iki tepsi ayıklanmamış pirinçle çıkageldi. “Konuşurken bir yandan da bunları ayıklayalım” dedi. Öğrendiği meditasyonun parçasıymış meğer. “İnsan pirinç ayıklarken daha sakin bir tabiata bürünüyor.”

Buraya kadar her şey iyi hoş da pirinç teorisine takıldım. Kırmamak için sesimi çıkarmadım. Halbuki ben ne ev kadınları tanıyorum, bir yandan pirinç ayıklarken bir yandan da çatır çatır dedikodu yapmaya muktedir, ona buna laf yetiştiren. Sanmam ki taşlı pirinç meditasyonu bize söksün. Benim aklımı asıl kurcalayan nokta başka. Arınmak için uzaklara gitmeye, inzivaya çekilmeye, her şeyden ve hatta herkesten kopmaya bir diyeceğim yok. Her insanın zaman zaman bu tür yolculuklara ihtiyacı olabilir. İki sene Arizona çöllerinde yaşamış biri olarak nasıl anlamam bu gitme-kopma-çekilme arzusunu? Ama esas zorluk inzivada değil. Esas mesele, dönünce bıraktığın hayata uyum sağlamakta. Öğrendiklerin ile yaşadığın toplum arasında bir denge kurmakta. Bir şirkette çalışırken, sokakta yürürken, okulda ders görürken, vapurda otururken, marketten alışveriş yaparken... Velhasıl esas değişim, bir yere gitmeden yapılan değişim. Tam şu anda, şimdi ve burada. Hayatın içinde, tam da göbeğinde kalıp da, gene de ötesine geçmek mümkün mü? Toplumdan kopmadan “ermiş”lik mertebesine ulaşan var mı acaba?

İnsandan uzaklaşmadan insanlığı sevmek mümkün mü acaba?

Etrafına bir bak. Tanıdıklarının ve aşina olduklarının yanı sıra bilmediğin ne çok insan var bu dünyada ve her birinde kaç dünya saklı? Roman ki insanı hikâyeleriyle anlama ve anlatma sanatı, romancının işi zerrede kâinatı, insandaki âlemi bulmak.

Sevdiklerin ve hoşlandıkların var muhakkak, bir de bir türlü sevemediklerin. Bir de bilmeden anlamadan, tanımadan dinlemeden hakkında nice sözler söylediklerin. Halbuki herkesin bir değil, binlerce hali var. Sen onun bir yönünü bilirsin, bir başkası farklı bir yönünü. Sen ona “iyi” dersin, o “kötü”. Ne senin resmin bütünü temsil eder, ne diğerininki. İstisnasız herkes ne hikâyeler yaşamış, ne badireler atlatmış. Kimi görece daha rahat yollardan geçmiş; kimi dikenli, engebeli, taşlı çukurlu. Kiminin dizlerinde yara izleri. Kiminin sırça yüreği kırılmış vakti zamanında, kimi kalp üstüne kalp kırmış. Şu anda gördüğün her insan, fikri, sözleri ve görünüşü ne olursa olsun, bir sürecin sonucu. Herkes bir yolculuktan gelmiş... Herkes yol yorgunu... O kadar çok ihtiyacımız var ki dinlenmeye, tazelenmeye.

O kadar ihtiyacımız var ki yepyeni bir söz söylemeye. Gönlümüz ve zihnimiz kanatlanmak istiyor ya, eski huylarımız, kırgınlıklarımız ve kızgınlıklarımız habire ayaklarımızdan tutup dibe çekiyor bizi. İzin vermiyor hafiflememize. Bir kenara atabilsek keşke tortulanmış duyguları, çoktan eskimiş benlerimizi, örselenmiş hallerimizi. “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin. Sözün, öylesine bir söz olmalı ki dünyanın sınırını aşmalı.” Böyle diyor Mevlânâ. Ve ekliyor bir başka yerde. “İnsan pek büyük bir şeydir. Onda her şey yazılmıştır. Fakat perdeler, karanlıklar, kendisindeki o bilgiyi okumasına meydan vermez.”

Bütün bir öğleden sonra arkadaşım ve ben pirinç ayıkladık karşılıklı. Hızımızı alamadık, gidip bakkaldan en ucuz, en kurtlu pirinçleri alıp onları da ayıkladık tepsi tepsi. Kendi içimizdeki kusurları, eksikleri, hamlıkları ayıklamak ister gibi.“Ben bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha güzel bir ehliyet görmedim”, diyor Mevlânâ. “Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur. Herkes, önce kendi kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi? Halk kendisinden gafildir, babam gafil. Onun için birbirlerinin kusurlarını görürler. /Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm. Sen de benim yüzümü görürsün.”

Aradığın hikmet ne Çin’dedir, ne Hindistan’da bazen. Durur önünde. Burnunun ucunda. Keşfedilmeyi bekleyen ne çok söz var bu topraklarda.

Elif Şafak/Habertürk

Şovsuz ibadet, ibadetten bile sayılmıyor artık! - Yılmaz Özdil

AKP’li Esenler Belediyesi “İstanbul için rekor vakti” sloganıyla, “aynı anda iftar rekoru” kırıp, Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek için, trafiği kesti, caddelere masa kurdu, 70 bin kişiyle “aynı anda iftar rekoru” kırdıklarını açıkladı... Guinness’in Türkiye temsilcisi profesör de, sonuçları İngiltere’ye göndereceğini, “rekor tasdiki”nin bir ay içinde yapılacağını söyledi.


*

Birincisi:

İstanbul’da o dakikada “aynı anda” en az 5 milyon kişi iftar açmadı mı birader? “Evinde” iftar açanların iftarı, “aynı anda” iftardan sayılmıyor mu? İftarımızın “aynı anda” iftar olması için, illa caddenin ortasına masa kurup, kameraları mı çağırmamız gerekiyor?

*

İkincisi:

Sokakta aynı anda iftar rekoruysa bu... Neden Esenler Belediyesi’yle sınırlı? Kutsal topraklar mıdır Esenler? Mesela, Üsküdar Belediyesi’yle sokakta açtıysak iftarı, başka bi anda mı açmış olduk?

*

Üçüncüsü:

Allah rızası için oruç tutarız, “sana inandım, sana güvendim, senin rızkınla orucumu açıyorum”
diyerek, Allah’ın kabul etmesi için dua ederiz... İftarımızın iftar kabul edilmesi için İngiltere’ye göndermek nerden çıktı kardeşim? Ya tasdiklemezse İngiliz?

*

Dördüncüsü:

Allah kabul etsin ama...

Guinness kabul etmez!

*

Çünkü, Guinness’in Türkiye temsilcisi olduğu söylenen profesör, Guinness’in temsilcisi memsilcisi filan değil... Kendi kendine gelin güvey... Hatta, “dünyanın en çok konferans veren profesörü benim” diye Guinness’e başvurdu, kendi başvurusu bile kabul edilmedi.

*

Guinness’in Türkiye temsilcisi yok. Sadece, Guinness Rekorlar Kitabı’nın Türkçe basımını yapan anlaşmalı yayınevi var. Zaten, temsilciye de gerek yok.

Guinness’e internet üzerinden başvuruluyor. Resmi internet sitesinde de, “söz konusu profesörün Guinness’le alakası yoktur, Guinness adına konuşma hakkı yoktur, onun üzerinden gelen başvuru şak diye reddedilir” uyarısı var!

*

Peki, Esenler Belediyesi internet üzerinden başvuru yapmış mı? Yapmış... Ama “İftar sadece İslam âlemini kapsar, tüm dünyayı kapsamaz, o nedenle iftar dünya rekoru denemenizi kabul edemeyiz, isterseniz, dünyanın en uzun masası rekoru deneyin” demişler... Ve, “çatal bıçak sayısı” gibi şartlar istemişler. Cevap gelmemiş... Bunun üzerine başvuru reddedilmiş.

*

Başvuru reddedildiği için, hakem göndermemişler... Guinness’in dünyanın hiçbir ülkesinde hakemi yok. Başvuru kabul edilirse, Londra’dan hakem gönderiyorlar.
Denemeyi izliyor, rapor tutuyor, sonra da Guinness’in merkezi tasdikliyor. Hakem makem göndermemişler...

*

E hal böyleyken...

Esenler’de kimdi hakem?

Lokantacılar Derneği Başkanı, bi tane doktor, bi de Esenler Müftüsü iyi mi!

*

Cümleten hayır’lı rekorlar.

Yılmaz Özdil/Hürriyet