Alçalıyor güneş; birazdan karşıdaki yarımadanın minarelerine dokunacak.
Akşamüstü, uzatmalı bir birinci sayfa toplantısından sonra, gazetenin baskıya girmesine kısa bir süre kala başlayabiliyorum yazıya.
Gözlerim penceredeki huzurlu manzarada...
Aklım haberlerde.
Gün boyunca yazıişleri masasına ulaşan haberlerin çizdiği memleket manzarası huzur vermiyor.
Bursa’daki Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde yangından ziyade yoğun ihmalden ölen sekiz hasta...
Eski Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez’in cinsel istismarına uğrayan 14 yaşındaki çocuktan istenen üçüncü sağlık muayenesi raporu...
Ve bilim adamı olduğundan hiç şüphe duymayan bir sosyoloji profesörünün itirafları...
Günün üç farklı haberi...
Nedense hepsi de aynı haber gibi geliyor bana.
Hepsi de Türkiye’nin nasıl bir ülke olduğunu anlatıyor çünkü.
Hepsi de manzara-i umumiyeyi tarif ediyor aslında.
Hepsi de, hal-i pür melalimizi özetliyor.
İşte buyurun...
***
En büyük şehirlerinden birindeki bir devlet hastanesinde yoğun bakımda yatan hastaların bir kat aşağıda çıkan küçük bir yangında ölebildiği bir ülke, Türkiye.
Çünkü tahliye esnasında tam bir kaos yaşanıyor.
Çünkü bir yangın durumunda tahliyenin nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin plan program yapılmamış.
Çünkü yangın tatbikatları yeterli sıklıkta gerçekleştirilmemiş; tatbikatlardan gerekli dersler çıkarılmamış.
Ve dahası, şehirdeki diğer hastanelerin yoğun bakım üniteleri hemen devreye giremiyor.
Çünkü sayıları ve kapasiteleri yetersiz...
Yangın değil, duman olduğu açıklanıyor birçok hastanın ölüm sebebinin...
Çünkü hastanenin hastaları korumayı sağlayacak bir havalandırma sistemi yok.
Ve çünkü hastanenin elektrik kabloları, yanınca duman çıkarmaması gereken özel bir maddeyle kaplı değil.
Çünkü o özel kablolar pahalı.
Yoğun bakımda solunum desteğine bağlı yaşayan hastalar ölüyor ilk olarak.
Çünkü yangında elektrikler kesiliyor.
Çünkü solunum destek üniteleri elektriksiz çalışmıyor.
Çünkü hastanenin böyle bir durumda devreye girebilecek konum ve kapasitede jeneratörleri yok.
Çünkü burası Türkiye.
***
Ve cinsel istismara uğrayan 14 yaşındaki bir kız çocuğunun adaleti aramak için gittiği mahkemede tam bir ruhsal işkence yaşamasının önüne geçmeyen bir ülke, Türkiye.
Çünkü 26 Nisan 2008’de yaşanan cinsel istismar olayından on dört ay sonra mağdurenin yeni bir Adli Tıp Raporu alması gerekebiliyor.
Çünkü geçen yılın temmuzunda hazırlanan ilk raporda, mağdurenin ağır depresyon geçirdiğinin ve intihar eğilimi olduğunun belirtilmiş olması kimsenin pek umurunda değil.
Çünkü geçen yılın eylülünde, İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun mahkemenin istemiyle yaptığı muayene sonrası verdiği rapor, mağdurenin ruh ve beden sağlığının hiç bozulmadığı yönünde.
Çünkü Adli Tıp Kurumu, bu raporla sanık Hüseyin Üzmez’i kurtarmaya çalıştı.
Kamuoyu tepkisi olmasa, kurtarabilecekti belki de...
Ama tepki vardı ve mahkemeyi yeni bir rapor istemeye yöneltti.
Ve mağdure bir kez daha Adli Tıp’a gitti.
Ama rapor alamadı.
Çünkü muayenesinin yapılacağı gün sorumlu çocuk psikiyatristi görevinden istifa etti.
Çünkü kurumun mağdureye ikinci kez, “ruh sağlığı etkilenmemiştir” raporu vereceğini düşünüyordu; üzerinde bu yönde baskı hissediyordu.
İstifa nedeniyle Adli Tıp Raporu tamamlanamadı; mağdureye ise bu kez “panik bozukluk” teşhisi kondu ve ilaç tedavisi önerildi.
Ve 14 yaşındaki kız çocuğu gelecek ay üçüncü kez Adli Tıp’a gidecek; yine birçok testten geçecek.
Çünkü o kendisine cinsel istismarda bulunan ihtiyar bir yazardan şikâyetçi.
Ve burası Türkiye.
***
Ve burası, kendisini bilim adamı sayan ve öyle de kabul gören bir sosyoloji profesörünün, resmî ideolojiyi bir dinsel inançmışçasına kimliğinin ayrılmaz parçası olarak benimsediğini söyleyebildiği ve bu durumun doğallığını, vazgeçilmezliğini, sorgulanamazlığını hiç tereddütsüz savunabildiği bir ülke...
İşte buyurun, Emre Kongar’ın NTVMSNBC’de Yasemin Arpa’ya söyledikleri:
“Ben önce demokratım, ondan sonra da sosyal demokratım; nokta. Bu kadar basit. Bu neleri içeriyor? Önce demokrat, sonra sosyal demokrat olmak, genel kimlikleri dışlamıyor. Yani tabii ki Türküm, tabii ki Müslümanım, tabii ki Atatürkçüyüm. Tabii ki bir anlamda Batılılaşan bir Ortadoğu ülkesinin vatandaşıyım... Bunları hiçbir zaman sorgulamadım ki... Yani ben Müslüman olayım mı, olmayayım mı; ben Atatürkçü olayım mı olmayayım mı... Ben bunları hiçbir zaman sorgulamadım. İnsan doğduğu ailenin vazgeçilmez kimliğiyle büyüyor. Kendi tercihleri değil ki... Ama benim kendime biçtiğim hedef ve kimlik, önce demokrat, ondan sonra sosyal demokrat olmak.”
Yoruma hacet var mı?
Türkiye’de manzara-i umumiyeye bakıp huzur duymak mümkün mü?
Yasemin Çongar/Taraf
27 Mayıs 2009 Çarşamba
26 Mayıs 2009 Salı
Aşk korsana düşünce - Elif Şafak
İnsanın hayatında bazen öyle anlar olur ki bir film sahnesinin içinde sanırız
kendimizi. Sanki gökyüzünden uzanan bir el bizi tutmuş, hop diye havaya kaldırmış ve sürreal bir filmin içine atıvermiştir. Etrafımıza şaşkın şaşkın bakar, rüyada mıyız diye çaktırmadan kendimizi çimdikleriz. Bu sahnenin görselliği öylesine renkli, canlı ve güçlüdür ki, gözle görüyor olmak yetmez. Aynı zamanda görüntülemek, belgelemek, ölümsüzleştirmek isteriz. “Keşke şimdi elimde bir kamera olsaydı, şu anı yakalasaydım” diye hayıflanırız. Ama an geçer, anısı kalır geride. Zihnimizde. Dilimizde. Bu hafta işte böyle bir sahneye tanık oldum.
Yer: İstanbul Vatan Caddesi’ndeki büyük Emniyet Binası’nın tam orta yeri.
Saat: Sabah on civarı. Sahne: Geniş avluda yanyana park etmiş dokuz adet kamyon var. İçleri tıkabasa kitap dolu. Hem yerli hem yabancı yazarların kitapları bunlar. Toplam bir milyon kitap! Ve bir tarafta henüz basılmamış
kitapların sayfaları ve kapakları yığılı. Esen her rüzgârda bu sayfalardan birkaç tanesi uçuşuyor. Bana öyle geliyor ki yakında bir kum fırtınası çıkacak; bütün bu kitaplar, sayfalar, kapaklar havalanacak. Döne döne hortum olacaklar sonra. Ve kitap yağacak üzerimize. Yağmur gibi, dolu gibi, kar gibi üzerimize yağacak kelimeler, hikâyeler ve hayaller.
Yanyana dizili masaların üzerinde gene kitaplar var. Ve masaların hemen arkalarında kararlı bir ifadeyle emniyet güçleri duruyor. Karşılarında ise bir basın ordusu var. Kameralar, fotoğraf makineleri, mikrofonlar... Flaşlar patlıyor üst üste. Her flaşta renkler biraz daha canlı, sahne biraz daha sürreal oluyor. Ve tam orta yerde bir avuç yazar dolaşıyor. Kendilerinin yazdığı ama kendilerinden çalınan kitaplara bakıyorlar inanmaz gözlerle. Zira bu sahnedeki her kitap korsan. Her biri bir hırsızlık belgesi.
Avlunun orta yerine doğru adım atmamla son derece beyfendi ve güler yüzlü bir polis memurunun beni karşılayıp yönlendirmesi bir oluyor. “Buyrun Elif hanım. Şu taraftaki kamyon sizin kamyonunuz” diyor. Şaşkın bir halde gösterilen yere bakıyorum. İleride kasası açık bir kamyon var. Ağzına kadar dolu. İçinde kitaplarımın korsan kopyaları istiflenmiş. AŞK’ın pembe kapakları
gözümü alıyor. Beş kitabımın korsanı yakalanmış bu operasyonda. Her kitaba ortalama iki sene emek verdiğim hesaplanırsa, on senelik emeğim duruyor karşımda.
Kamyonda son kitabımdan ne kadar korsan kopya olduğunu sorduğumda “Yaklaşık yüzbin” cevabını alıyorum. Doğan yayınevi bugüne kadar AŞK’ı yüzellli bin bastı. Belki de bir o kadar korsanı var ortalıkta, İstanbul ve
Anadolu’da. Aklımdan geçen ilk düşünce şu oluyor: “Kimbilir, belki de zannettiğimizin iki misli kitap okuru var Türkiye’de. Hani hep yakınırız ya ülkemizde yeterince kitap okunmuyor diye. Belki de okunuyor. Kim biliyor ki gerçek rakamları?”
Avluda sevgili Taha Akyol, İskender Pala ve Tuna Kiremitçi’yi görüyorum. Onlar da benzer bir hayretle kendi kitaplarının korsanlarını inceliyorlar. Emniyet
müdürlerinin verdiği brifing hepimiz için aydınlatıcı oluyor. Hani kimimiz zanneder ki korsan kitap o kadar da zararlı bir şey sayılmaz çünkü öğrencilere ve maddi durumu iyi olmayan okurlara ucuz kitap sağlıyor. Halbuki işin hakikati bambaşka. Artık korsan da çağ atlamış. Öyle korsan kitaplar ele
geçirilmiş ki bu operasyonda, orijinaliyle aynı fiyata satılıyormuş. Korsan olduğu anlaşılmasın diye aynı kalitede aynı fiyattan piyasaya giriyormuş.
Kitap korsanlığı sadece yazar ve şairlerden çalınan emek ve para anlamına gelmiyor. Yayınevlerinde çalışan yüzlerce, binlerce insanın rızkını da doğrudan etkiliyor. Matbaa işçisinden çevirmene, editörden dağıtıcı şöföre kadar bu işten ekmek yiyen herkes, hepimiz, bu hırsızlıktan zarar görüyoruz. Ve sadece bizler değil. Kitapseverler ve yayın dünyası da zarar görüyor. Çünkü yayınevleri korsan yüzünden maddi kayıba uğradıkça, basılan kitapların niteliği ve niceliği
daralıyor. Koskoca bir kültür korsan kitaplardan darbe alıyor.
Emniyet’in yaptığı geniş operasyon korsanla mücadele açısından son derece önemli bir adımdı. Bununla beraber bu işin sadece baskınlarla hallolması
mümkün değil. Zira toplanan kitaplar mahkeme bitene kadar imha edilemiyor. Bazı durumlarda mahkemenin bitmesi dört seneyi bulabiliyor. Bu zaman zarfında korsan kitapların kalacağı deponun kirasını gene yayınevleri ödüyor.
Yani yayınevleri kendilerinden çalınan kitapları depolamak için bir de üstüne her ay kira ödüyor ve böylece korsancılıktan bir değil, iki kez darbe alıyor. Bu durum kitap fiyatlarının artmasına sebep oluyor. Bu da gene korsancılığı besliyor. Tam bir kısır döngü.
Bu kısır döngüyü kıracak üç şey var. Birincisi, gerekli yasal düzenlemenin yapılarak korsan kitapların daha hızlı bir şekilde imha edilmesini sağlamak. İkincisi, yayınevlerinin Batı’da olduğu gibi aynı kitaptan bir “pahalı lüks kopya”
bir “ucuz kopya” çıkartmasını sağlamak. Ve üçüncüsü, okurun bu konuda duyarlı davranması ve artık korsan satın almaması. Son tahlilde bir tek okur son verebilir bu duruma.
Avludan çıkarken bir gazeteci muzip bir tebessümle Bit Palas’ın yeni baskısını tutuşturuyor elime. “İmzalar mısınız?” diyor. İmzalarım imzalamasına da merak ediyorum acaba korsan mı, yoksa orijinal mi? Meğer korsanmış. Öylesine başarılı ki ayırd etmek zor. Kitap korsanlarının son derece zeki, girişken ve yaratıcı olduklarına şüphe yok. İnşallah bundan sonra yaratıcılıklarını daha hayırlı işlerde kullanırlar!
Elif Şafak/Habertürk
kendimizi. Sanki gökyüzünden uzanan bir el bizi tutmuş, hop diye havaya kaldırmış ve sürreal bir filmin içine atıvermiştir. Etrafımıza şaşkın şaşkın bakar, rüyada mıyız diye çaktırmadan kendimizi çimdikleriz. Bu sahnenin görselliği öylesine renkli, canlı ve güçlüdür ki, gözle görüyor olmak yetmez. Aynı zamanda görüntülemek, belgelemek, ölümsüzleştirmek isteriz. “Keşke şimdi elimde bir kamera olsaydı, şu anı yakalasaydım” diye hayıflanırız. Ama an geçer, anısı kalır geride. Zihnimizde. Dilimizde. Bu hafta işte böyle bir sahneye tanık oldum.
Yer: İstanbul Vatan Caddesi’ndeki büyük Emniyet Binası’nın tam orta yeri.
Saat: Sabah on civarı. Sahne: Geniş avluda yanyana park etmiş dokuz adet kamyon var. İçleri tıkabasa kitap dolu. Hem yerli hem yabancı yazarların kitapları bunlar. Toplam bir milyon kitap! Ve bir tarafta henüz basılmamış
kitapların sayfaları ve kapakları yığılı. Esen her rüzgârda bu sayfalardan birkaç tanesi uçuşuyor. Bana öyle geliyor ki yakında bir kum fırtınası çıkacak; bütün bu kitaplar, sayfalar, kapaklar havalanacak. Döne döne hortum olacaklar sonra. Ve kitap yağacak üzerimize. Yağmur gibi, dolu gibi, kar gibi üzerimize yağacak kelimeler, hikâyeler ve hayaller.
Yanyana dizili masaların üzerinde gene kitaplar var. Ve masaların hemen arkalarında kararlı bir ifadeyle emniyet güçleri duruyor. Karşılarında ise bir basın ordusu var. Kameralar, fotoğraf makineleri, mikrofonlar... Flaşlar patlıyor üst üste. Her flaşta renkler biraz daha canlı, sahne biraz daha sürreal oluyor. Ve tam orta yerde bir avuç yazar dolaşıyor. Kendilerinin yazdığı ama kendilerinden çalınan kitaplara bakıyorlar inanmaz gözlerle. Zira bu sahnedeki her kitap korsan. Her biri bir hırsızlık belgesi.
Avlunun orta yerine doğru adım atmamla son derece beyfendi ve güler yüzlü bir polis memurunun beni karşılayıp yönlendirmesi bir oluyor. “Buyrun Elif hanım. Şu taraftaki kamyon sizin kamyonunuz” diyor. Şaşkın bir halde gösterilen yere bakıyorum. İleride kasası açık bir kamyon var. Ağzına kadar dolu. İçinde kitaplarımın korsan kopyaları istiflenmiş. AŞK’ın pembe kapakları
gözümü alıyor. Beş kitabımın korsanı yakalanmış bu operasyonda. Her kitaba ortalama iki sene emek verdiğim hesaplanırsa, on senelik emeğim duruyor karşımda.
Kamyonda son kitabımdan ne kadar korsan kopya olduğunu sorduğumda “Yaklaşık yüzbin” cevabını alıyorum. Doğan yayınevi bugüne kadar AŞK’ı yüzellli bin bastı. Belki de bir o kadar korsanı var ortalıkta, İstanbul ve
Anadolu’da. Aklımdan geçen ilk düşünce şu oluyor: “Kimbilir, belki de zannettiğimizin iki misli kitap okuru var Türkiye’de. Hani hep yakınırız ya ülkemizde yeterince kitap okunmuyor diye. Belki de okunuyor. Kim biliyor ki gerçek rakamları?”
Avluda sevgili Taha Akyol, İskender Pala ve Tuna Kiremitçi’yi görüyorum. Onlar da benzer bir hayretle kendi kitaplarının korsanlarını inceliyorlar. Emniyet
müdürlerinin verdiği brifing hepimiz için aydınlatıcı oluyor. Hani kimimiz zanneder ki korsan kitap o kadar da zararlı bir şey sayılmaz çünkü öğrencilere ve maddi durumu iyi olmayan okurlara ucuz kitap sağlıyor. Halbuki işin hakikati bambaşka. Artık korsan da çağ atlamış. Öyle korsan kitaplar ele
geçirilmiş ki bu operasyonda, orijinaliyle aynı fiyata satılıyormuş. Korsan olduğu anlaşılmasın diye aynı kalitede aynı fiyattan piyasaya giriyormuş.
Kitap korsanlığı sadece yazar ve şairlerden çalınan emek ve para anlamına gelmiyor. Yayınevlerinde çalışan yüzlerce, binlerce insanın rızkını da doğrudan etkiliyor. Matbaa işçisinden çevirmene, editörden dağıtıcı şöföre kadar bu işten ekmek yiyen herkes, hepimiz, bu hırsızlıktan zarar görüyoruz. Ve sadece bizler değil. Kitapseverler ve yayın dünyası da zarar görüyor. Çünkü yayınevleri korsan yüzünden maddi kayıba uğradıkça, basılan kitapların niteliği ve niceliği
daralıyor. Koskoca bir kültür korsan kitaplardan darbe alıyor.
Emniyet’in yaptığı geniş operasyon korsanla mücadele açısından son derece önemli bir adımdı. Bununla beraber bu işin sadece baskınlarla hallolması
mümkün değil. Zira toplanan kitaplar mahkeme bitene kadar imha edilemiyor. Bazı durumlarda mahkemenin bitmesi dört seneyi bulabiliyor. Bu zaman zarfında korsan kitapların kalacağı deponun kirasını gene yayınevleri ödüyor.
Yani yayınevleri kendilerinden çalınan kitapları depolamak için bir de üstüne her ay kira ödüyor ve böylece korsancılıktan bir değil, iki kez darbe alıyor. Bu durum kitap fiyatlarının artmasına sebep oluyor. Bu da gene korsancılığı besliyor. Tam bir kısır döngü.
Bu kısır döngüyü kıracak üç şey var. Birincisi, gerekli yasal düzenlemenin yapılarak korsan kitapların daha hızlı bir şekilde imha edilmesini sağlamak. İkincisi, yayınevlerinin Batı’da olduğu gibi aynı kitaptan bir “pahalı lüks kopya”
bir “ucuz kopya” çıkartmasını sağlamak. Ve üçüncüsü, okurun bu konuda duyarlı davranması ve artık korsan satın almaması. Son tahlilde bir tek okur son verebilir bu duruma.
Avludan çıkarken bir gazeteci muzip bir tebessümle Bit Palas’ın yeni baskısını tutuşturuyor elime. “İmzalar mısınız?” diyor. İmzalarım imzalamasına da merak ediyorum acaba korsan mı, yoksa orijinal mi? Meğer korsanmış. Öylesine başarılı ki ayırd etmek zor. Kitap korsanlarının son derece zeki, girişken ve yaratıcı olduklarına şüphe yok. İnşallah bundan sonra yaratıcılıklarını daha hayırlı işlerde kullanırlar!
Elif Şafak/Habertürk
24 Mayıs 2009 Pazar
Bir “muhalefet”ten, bir “iktidar”dan! - Ruhat Mengi
CHP’den Gürsel Tekin’in yaptığının benzerini, neredeyse aynısını AKP’den Bülent Arınç yaptı. Arınç:
“Ben Türkiye’deki Deniz Feneri’ni inceledim, sorun göremedim” demiş...
Allah Allah adı uluslararası boyutta dev bir yolsuzlukla anılan derneklerin inceleme görevi Bülent Arınç’a mı verilmiş?
Onun bu incelemeyi yapacak teknik kapasitesi veya yetkisi var mıdır, varsa nereden gelmektedir?
Diyelim ki vardır (mümkün değil ama), iktidar partisinin görevi teftiş kurullarını, devletin mekanizmalarını çalıştırarak, Alman yargısından da gelen “acil talep dosyası” üzerine Türk Deniz Feneri ile Almanya’daki arasındaki bağlantıları, belgeleri, makbuzları mal varlıklarını ortaya çıkarmak mıdır yoksa Derneğe Bülent Arınç’ı göndermek mi?
NASIL YANİ?
RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın sadece başkanlığı bırakacağı, üye olarak daha 4 yıl kalmak niyetinde olduğu anlaşıldı.
En ilginç gelişmelerden biri ise Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in Cuma günü yaptığı “Bütün belgeler toplanmadan dava açılamaz. Belgelerin toplanması tamamlanınca, gerekirse dava açılacaktır” sözleriydi.
Doğrusu duyanların kulaklarına inanamayacağı bir açıklama bu...
Nasıl yani?
Ne demek “henüz dava açılamaz”?
Ne demek “gerekirse”?..
Daha nasıl gereksin? Bütün o belgeler, dosyalar, Alman yargısının “didik didik aranmalılar” talebi ne oldu?
Daha kaç ay zaman verilecek tüm delillerin ortadan kaldırılması için?
Cemil Çiçek lütfen bir hukukçu olarak şunu açıklasın; TCK’nin 8 ve 9’uncu maddelerine göre hemen dava açılması gerekiyor muydu, gerekmiyor muydu?
Gerekiyorsa neden açılmadı, neden a-çı-la-mı-yoor?
***
İmar affı önerisi “rol çalma”mı acaba?
Zaten memleket yeşilini tümüyle kaybedip bir çöle, bir beton yığınına dönmüşken, bu nedenle bırakın diğer zararlarını Türkiye “küresel ısınma”dan en çok etkilenecek ülkelerin başında yer alırken CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in “kaçak yapılara imar affı” önerisine nasıl bir anlam verilmeli acaba?
Tekin demiş ki:
“Kadir Topbaş İstanbul’daki yapıların yüzde 65’i kaçak diyor. Bence yüzde 80’inde ’projeye aykırılık’var, yani hemen her yer kaçak. Devlet bu yapıları yıkamıyorsa bir tek yol kalıyor; hepsine iskân belgesi verilmesini sağlamak. Biz CHP olarak bu desteği vermeye hazırız.”
Biliyor musunuz gerçekten Türkiye’de yaşıyorsa insanın çok sabırlı olması ve hatta eskilerin deyimiyle “aklına mukayyet olması” gerekiyor, çünkü her konuda kuralsızlık, “hukuk dışılık” öyle boyutlarda ki dayanmak mümkün değil.
Demek ki kaçak yapılar yıkılamıyorsa meşru hale getirilmeli ve mesela terör bitirilemiyorsa teröristin istekleri yerine getirilmeli... Tablo gerçekten böyle görünüyor. Peki o zaman belediye seçimleri dönemlerinde şehir içinde şehirler kurulması, kaçak onbinlerce yapıya göz yumulması nasıl durdurulacak? Sahillerin kaçak şekilde işgali nasıl önlenecek?
Acaba Gürsel Tekin bu açıklamayı yapmadan önce partisinin yetkili kurullarında görüşülmüş ve böyle bir karar mı çıkmış, yoksa İl Başkanı olarak bu kararlar ona mı bırakılmış merak ediyor insan.
Hatta akla “sol kanadın Tayyip Erdoğan’ı olma” isteği, bir “rol kapma” durumu da geliyor. Mâlum Erdoğan da Erbakan döneminde İstanbul İl Başkanı olarak sivilmiş, oradan Belediye Başkanlığı’na ve Genel Başkanlığa geçmişti.
Bunlara diyecek bir şey yok ama sivrilmek için seçilen önerilerin kabağı Türkiye’nin başına patlamasa... Acaba Gürsel Tekin “yapılarının yüzde 80’inin kaçak olduğu” itiraf edilen İstanbul’un “bu duruma neden olan tüm belediye başkanlarına hak ettikleri cezanın verilmesi, böylece gelecekte aynı tehlikenin de önlenmesi” çözümünü neden düşünmüyor?
Çağdaş ülkelerde asıl çözüm budur!
Ruhat Mengi/Vatan
“Ben Türkiye’deki Deniz Feneri’ni inceledim, sorun göremedim” demiş...
Allah Allah adı uluslararası boyutta dev bir yolsuzlukla anılan derneklerin inceleme görevi Bülent Arınç’a mı verilmiş?
Onun bu incelemeyi yapacak teknik kapasitesi veya yetkisi var mıdır, varsa nereden gelmektedir?
Diyelim ki vardır (mümkün değil ama), iktidar partisinin görevi teftiş kurullarını, devletin mekanizmalarını çalıştırarak, Alman yargısından da gelen “acil talep dosyası” üzerine Türk Deniz Feneri ile Almanya’daki arasındaki bağlantıları, belgeleri, makbuzları mal varlıklarını ortaya çıkarmak mıdır yoksa Derneğe Bülent Arınç’ı göndermek mi?
NASIL YANİ?
RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın sadece başkanlığı bırakacağı, üye olarak daha 4 yıl kalmak niyetinde olduğu anlaşıldı.
En ilginç gelişmelerden biri ise Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in Cuma günü yaptığı “Bütün belgeler toplanmadan dava açılamaz. Belgelerin toplanması tamamlanınca, gerekirse dava açılacaktır” sözleriydi.
Doğrusu duyanların kulaklarına inanamayacağı bir açıklama bu...
Nasıl yani?
Ne demek “henüz dava açılamaz”?
Ne demek “gerekirse”?..
Daha nasıl gereksin? Bütün o belgeler, dosyalar, Alman yargısının “didik didik aranmalılar” talebi ne oldu?
Daha kaç ay zaman verilecek tüm delillerin ortadan kaldırılması için?
Cemil Çiçek lütfen bir hukukçu olarak şunu açıklasın; TCK’nin 8 ve 9’uncu maddelerine göre hemen dava açılması gerekiyor muydu, gerekmiyor muydu?
Gerekiyorsa neden açılmadı, neden a-çı-la-mı-yoor?
***
İmar affı önerisi “rol çalma”mı acaba?
Zaten memleket yeşilini tümüyle kaybedip bir çöle, bir beton yığınına dönmüşken, bu nedenle bırakın diğer zararlarını Türkiye “küresel ısınma”dan en çok etkilenecek ülkelerin başında yer alırken CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in “kaçak yapılara imar affı” önerisine nasıl bir anlam verilmeli acaba?
Tekin demiş ki:
“Kadir Topbaş İstanbul’daki yapıların yüzde 65’i kaçak diyor. Bence yüzde 80’inde ’projeye aykırılık’var, yani hemen her yer kaçak. Devlet bu yapıları yıkamıyorsa bir tek yol kalıyor; hepsine iskân belgesi verilmesini sağlamak. Biz CHP olarak bu desteği vermeye hazırız.”
Biliyor musunuz gerçekten Türkiye’de yaşıyorsa insanın çok sabırlı olması ve hatta eskilerin deyimiyle “aklına mukayyet olması” gerekiyor, çünkü her konuda kuralsızlık, “hukuk dışılık” öyle boyutlarda ki dayanmak mümkün değil.
Demek ki kaçak yapılar yıkılamıyorsa meşru hale getirilmeli ve mesela terör bitirilemiyorsa teröristin istekleri yerine getirilmeli... Tablo gerçekten böyle görünüyor. Peki o zaman belediye seçimleri dönemlerinde şehir içinde şehirler kurulması, kaçak onbinlerce yapıya göz yumulması nasıl durdurulacak? Sahillerin kaçak şekilde işgali nasıl önlenecek?
Acaba Gürsel Tekin bu açıklamayı yapmadan önce partisinin yetkili kurullarında görüşülmüş ve böyle bir karar mı çıkmış, yoksa İl Başkanı olarak bu kararlar ona mı bırakılmış merak ediyor insan.
Hatta akla “sol kanadın Tayyip Erdoğan’ı olma” isteği, bir “rol kapma” durumu da geliyor. Mâlum Erdoğan da Erbakan döneminde İstanbul İl Başkanı olarak sivilmiş, oradan Belediye Başkanlığı’na ve Genel Başkanlığa geçmişti.
Bunlara diyecek bir şey yok ama sivrilmek için seçilen önerilerin kabağı Türkiye’nin başına patlamasa... Acaba Gürsel Tekin “yapılarının yüzde 80’inin kaçak olduğu” itiraf edilen İstanbul’un “bu duruma neden olan tüm belediye başkanlarına hak ettikleri cezanın verilmesi, böylece gelecekte aynı tehlikenin de önlenmesi” çözümünü neden düşünmüyor?
Çağdaş ülkelerde asıl çözüm budur!
Ruhat Mengi/Vatan
22 Mayıs 2009 Cuma
Seviliyor musunuz? - Nur Çintay A.
Türkan Saylan’ın vefatı bir kere daha düşünmemize vesile oldu belki:
Birini sevip sevmememize sebep olan ne?
Karakteri mi, duruşu/düşünceleri mi? Zarafeti mi, zekâsı mı? İyiliği mi, siyasi görüşü mü? Şefkati mi, kahramanlığı mı? Kalbi mi,beyni mi?
Hepsi bir paket mi, parçalara ayrılır mı, lokmaların ağırlığı bir mi?
Elimde çok tatlı küçük bir kitap var: Kemalettin Tuğcu’nun ‘Sizin İçin Ne diyorlar?’ adı el kadar eserinin alt başlığı
‘Seviliyor musunuz?’
‘Dişikuş’ Kadın Neşriyatı Serisi No: 2’de yer alan bu kitabı Arif Bolat Kitabevi basmış, 1943’te.
‘Sizin için ne diyorlar?’ bölümünde şöyle anlatıyor Kemalettin Tuğcu:
“Bir yol tutturmuş, kendinize bir kıymet vermiş, şu ve bu meziyetlere sahip olduğunuza inanmış, yaşayıp gidiyorsunuz.
Siz, hakikaten sizin bildiğiniz insan mısınız? Sizin kendinize biçtiğiniz kıymeti, cemiyet size veriyor mu?
Etrafınızı dinleyiniz, başkalarının sizin hakkınızdaki kanaatini, cemiyet içindeki mevkiinizi öğreniniz. Bunu yapmadıkça yeryüzünün yegâne nimeti olan sevgiye, sevilmeğe ulaşamazsınız. Hepsi sizin zannınızdan, sizin vehminizden ibaret kalır. Fazla olarak talihsizliğinize hükmeder, efkârı umumiyeye ehemmiyet vererek onun istediği gibi olmağa çalışmadan ve nihayet ne olduğunuzu anlamadan hayattan ayrılırsınız.
Halbuki kendi üzerinizde ve fikirlerinizde tashihler yaparak, kendi kendinizi düzelterek mesut olmanıza imkân vardır.
Acaba kendi kendinizi beyenmiş, kendinizi lâyık olmadığınız bir mevkie çıkarmış ve bu yüzden gülünç olmuş ta, size savrulan kahkahaları duymadan mı yaşıyorsunuz?
Acaba fazla mütevazı olduğunuz için eziliyor, çiğneniyor ve nahak yere bedbaht mı kalıyorsunuz? (...)
Siz bir kız çocuğu olarak doğdunuz. Anneniz, babanız sizi sevdi, onların hiçbir şeyle giderilemeyecek olan sevgisine sahip oldunuz. Yaşınız ilerledikçe aile efradından gördüğünüz sevgiler, hizmetçilerden gördüğünüz hürmet ve bir genç kız olunca, bazı erkeklerin sizi takip etmeleri veya size gülümsiyerek bakmaları hususi ihtirasları için size iltifat göstermeleri ve sizi methetmeleri, sizi kendi kendinize bir kıymet vermeğe, kendinizde bir hususiyet bulmağa sevketti. Güzelliğinize, zekânıza, ince ruhlu olduğunuza inandınız.
Hususi menfaatlerin, aile sevgisinin, fakir komşularınızın size verdiği mevkie hemen kuruldunuz. Kendinizden de bir şeyler kattınız. Sarsılmaz bir mevki sahibi olduğunuza inandınız.
Bu küçük muhitin tahta çıkardığı siz, cemiyet hayatı içinde ancak elinde bir nüfus kâğıdı olan bir insansınız. İki semt ötesi sizi tanımaz. Sizi tanımıyanların nazarında ahlâkı, meziyetleri, meçhul bir insansınız.
Size yabancı olanlar, size hoş görünmekte bir menfaat bulmıyanlar, efkârı umumiye size ne diyor? Evvela onu dinleyiniz ve kendinizin kim ve ne olduğunu ondan öğreniniz.
Kendi kendini anlamak
hayatta öğrenilmesi lazım esas ilimlerden birisi sayılmalıdır. İnsan buna göre üzerinde bir tashih yapar, fena hareketlerini düzeltir, hiç olmazsa ne olduğunu bilir ve kendisine gelen saadet veya bedbahtlığın saikını bir dereceye kadar anlar.”
Nur Çintay A./Radikal
Birini sevip sevmememize sebep olan ne?
Karakteri mi, duruşu/düşünceleri mi? Zarafeti mi, zekâsı mı? İyiliği mi, siyasi görüşü mü? Şefkati mi, kahramanlığı mı? Kalbi mi,beyni mi?
Hepsi bir paket mi, parçalara ayrılır mı, lokmaların ağırlığı bir mi?
Elimde çok tatlı küçük bir kitap var: Kemalettin Tuğcu’nun ‘Sizin İçin Ne diyorlar?’ adı el kadar eserinin alt başlığı
‘Seviliyor musunuz?’
‘Dişikuş’ Kadın Neşriyatı Serisi No: 2’de yer alan bu kitabı Arif Bolat Kitabevi basmış, 1943’te.
‘Sizin için ne diyorlar?’ bölümünde şöyle anlatıyor Kemalettin Tuğcu:
“Bir yol tutturmuş, kendinize bir kıymet vermiş, şu ve bu meziyetlere sahip olduğunuza inanmış, yaşayıp gidiyorsunuz.
Siz, hakikaten sizin bildiğiniz insan mısınız? Sizin kendinize biçtiğiniz kıymeti, cemiyet size veriyor mu?
Etrafınızı dinleyiniz, başkalarının sizin hakkınızdaki kanaatini, cemiyet içindeki mevkiinizi öğreniniz. Bunu yapmadıkça yeryüzünün yegâne nimeti olan sevgiye, sevilmeğe ulaşamazsınız. Hepsi sizin zannınızdan, sizin vehminizden ibaret kalır. Fazla olarak talihsizliğinize hükmeder, efkârı umumiyeye ehemmiyet vererek onun istediği gibi olmağa çalışmadan ve nihayet ne olduğunuzu anlamadan hayattan ayrılırsınız.
Halbuki kendi üzerinizde ve fikirlerinizde tashihler yaparak, kendi kendinizi düzelterek mesut olmanıza imkân vardır.
Acaba kendi kendinizi beyenmiş, kendinizi lâyık olmadığınız bir mevkie çıkarmış ve bu yüzden gülünç olmuş ta, size savrulan kahkahaları duymadan mı yaşıyorsunuz?
Acaba fazla mütevazı olduğunuz için eziliyor, çiğneniyor ve nahak yere bedbaht mı kalıyorsunuz? (...)
Siz bir kız çocuğu olarak doğdunuz. Anneniz, babanız sizi sevdi, onların hiçbir şeyle giderilemeyecek olan sevgisine sahip oldunuz. Yaşınız ilerledikçe aile efradından gördüğünüz sevgiler, hizmetçilerden gördüğünüz hürmet ve bir genç kız olunca, bazı erkeklerin sizi takip etmeleri veya size gülümsiyerek bakmaları hususi ihtirasları için size iltifat göstermeleri ve sizi methetmeleri, sizi kendi kendinize bir kıymet vermeğe, kendinizde bir hususiyet bulmağa sevketti. Güzelliğinize, zekânıza, ince ruhlu olduğunuza inandınız.
Hususi menfaatlerin, aile sevgisinin, fakir komşularınızın size verdiği mevkie hemen kuruldunuz. Kendinizden de bir şeyler kattınız. Sarsılmaz bir mevki sahibi olduğunuza inandınız.
Bu küçük muhitin tahta çıkardığı siz, cemiyet hayatı içinde ancak elinde bir nüfus kâğıdı olan bir insansınız. İki semt ötesi sizi tanımaz. Sizi tanımıyanların nazarında ahlâkı, meziyetleri, meçhul bir insansınız.
Size yabancı olanlar, size hoş görünmekte bir menfaat bulmıyanlar, efkârı umumiye size ne diyor? Evvela onu dinleyiniz ve kendinizin kim ve ne olduğunu ondan öğreniniz.
Kendi kendini anlamak
hayatta öğrenilmesi lazım esas ilimlerden birisi sayılmalıdır. İnsan buna göre üzerinde bir tashih yapar, fena hareketlerini düzeltir, hiç olmazsa ne olduğunu bilir ve kendisine gelen saadet veya bedbahtlığın saikını bir dereceye kadar anlar.”
Nur Çintay A./Radikal
Geceler kaç saat? - Zülfü Livaneli
İki yerde geceler çok uzundur. Hapishanede ve hastanede.
Sabah bir türlü gelmez.
O uzun gecelerde zihnimde büyük Fuzuli’nin insanın yüreğine çeki taşı gibi oturan muazzam dizelerini tekrarlayıp durdum:
“Şeb-i yeldâyı müneccim ü muvakkit ne bilir
Müptela-yı gamma sor kim geceler kaç saat”
Kelimeleri bir kuyumcu gibi işleyen büyük şair “En uzun geceyi müneccimler, vakit hesaplayanlar bilmez - Derde düşmüşe sor ki geceler kaç saat” diyor.
Böyle bir gecenin sonunda sabaha karşı dalmışım. Bir uyandım ki Türkan Saylan’ı kaybetmişiz.
İçim yandı.
Ama hemen arkasından şöyle düşündüm: Herkes ölüyor. Kimi hiçbir yankı uyandırmadan geçip gidiyor, kimi hayırla yâd ediliyor, kiminin de arkasından suçları günahları hatırlanıyor. Ne mutlu Türkan Saylan’a ki yaşamıyla olduğu kadar ölümüyle de ülkesine, halkına büyük bir ders verdi. Onurlu insanın, “insan kalma” nın, erdemin, özverinin bayrağını yükseltti. Dayanışmayı unutmaya başlayan bu topluma “diğerkâm” olmak gerektiğini hatırlattı.
Bunları düşünürken içimde bazı dizeler kıpırdanmaya başladı. Başucumdaki kâğıdı çektim ve onun için bir şiir yazdım. Bu şiir ertesi gün gazetemizin birinci sayfasında yer aldı. Ama bazı arkadaşlar şiiri sadece ekranda okunurken duymuşlar ya da internette önce bulup sonra kaybetmişler.
Bu yüzden şiiri tekrar yayınlamamı isteyen mesajlar alıyorum.
Ve saygıyla tekrar yayınlıyorum.
TÜRKAN SAYLAN ŞİİRİ
Doğu’da bir köy gördüm
dağların arasında,
öyle mahzun, çaresiz,
kalakalmış.
Çıplak kavakları bile
hüzünlü kalemler gibi
kara saplanmış.
Köyün ortasında bir okul
Ve tezek sobasıyla ısınmaya
çalışan çocuklar.
Bir bıcırık kız,
Yanında bir karamuk oğlan.
Buz gibi elleri
ama gözleri ahu,
gözleri ceylan.
Adın ne dedim kıza
Dedi: Benim adım Türkan.
Oğlan ekledi: Benimki de Saylan.
Dedim;
Dayan yüreğim dayan.
Madem ki bu çocuklar Türkan
Madem ki bu çocuklar Saylan
Gelecek onlarındır,
gerisi yalan.
Değişir bu düzen
Döner bu devran.
Zülfü Livaneli/Vatan
Sabah bir türlü gelmez.
O uzun gecelerde zihnimde büyük Fuzuli’nin insanın yüreğine çeki taşı gibi oturan muazzam dizelerini tekrarlayıp durdum:
“Şeb-i yeldâyı müneccim ü muvakkit ne bilir
Müptela-yı gamma sor kim geceler kaç saat”
Kelimeleri bir kuyumcu gibi işleyen büyük şair “En uzun geceyi müneccimler, vakit hesaplayanlar bilmez - Derde düşmüşe sor ki geceler kaç saat” diyor.
Böyle bir gecenin sonunda sabaha karşı dalmışım. Bir uyandım ki Türkan Saylan’ı kaybetmişiz.
İçim yandı.
Ama hemen arkasından şöyle düşündüm: Herkes ölüyor. Kimi hiçbir yankı uyandırmadan geçip gidiyor, kimi hayırla yâd ediliyor, kiminin de arkasından suçları günahları hatırlanıyor. Ne mutlu Türkan Saylan’a ki yaşamıyla olduğu kadar ölümüyle de ülkesine, halkına büyük bir ders verdi. Onurlu insanın, “insan kalma” nın, erdemin, özverinin bayrağını yükseltti. Dayanışmayı unutmaya başlayan bu topluma “diğerkâm” olmak gerektiğini hatırlattı.
Bunları düşünürken içimde bazı dizeler kıpırdanmaya başladı. Başucumdaki kâğıdı çektim ve onun için bir şiir yazdım. Bu şiir ertesi gün gazetemizin birinci sayfasında yer aldı. Ama bazı arkadaşlar şiiri sadece ekranda okunurken duymuşlar ya da internette önce bulup sonra kaybetmişler.
Bu yüzden şiiri tekrar yayınlamamı isteyen mesajlar alıyorum.
Ve saygıyla tekrar yayınlıyorum.
TÜRKAN SAYLAN ŞİİRİ
Doğu’da bir köy gördüm
dağların arasında,
öyle mahzun, çaresiz,
kalakalmış.
Çıplak kavakları bile
hüzünlü kalemler gibi
kara saplanmış.
Köyün ortasında bir okul
Ve tezek sobasıyla ısınmaya
çalışan çocuklar.
Bir bıcırık kız,
Yanında bir karamuk oğlan.
Buz gibi elleri
ama gözleri ahu,
gözleri ceylan.
Adın ne dedim kıza
Dedi: Benim adım Türkan.
Oğlan ekledi: Benimki de Saylan.
Dedim;
Dayan yüreğim dayan.
Madem ki bu çocuklar Türkan
Madem ki bu çocuklar Saylan
Gelecek onlarındır,
gerisi yalan.
Değişir bu düzen
Döner bu devran.
Zülfü Livaneli/Vatan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
