1 Temmuz 2009 Çarşamba

28 yaş - Pakize Suda

Kadının kendini en iyi hissettiği yaş 28'miş.
Evet, 28 yaşında ve başka bir sürü yaşlarda olmuş bir kadın olarak onaylıyorum!
28 yaşında bir kadın...
İş hayatında "çaylak" denmeyecek kadar "yaşlı"; "bundan bir halt olmaz" denmeyecek kadar gençtir mesela.
Aile içinde lafı dinlenecek kadar "yaşlı"; nazlanacak kadar "genç"tir.
Sevişmelerinde ne tat almayacak kadar "acemi"; ne tat almayacak kadar "bıkkın"dır.
Güzelliğinin bir sivilceyle bozulması için "yaşlı"; vücudunun bozulmaya başlaması için "genç"tir.
Dünyayı değiştirebilmeye "yakın"; insanlardan umudunu kesmeye "uzak"tır.
Ne her şeye muhalif olacak kadar "delikanlı"; neempati yapmaktan helak olacak kadar "olgun"dur.
*
Kariyer, evlilik, annelik... Yapmak istediği şeyler için ne "erken"dir ne "geç".
Çevresinde dolaşan erkeklerin yaşları 20'den başlar, gidebildiği kadar gider.
Yaş skalası olarak en geniş hayran kitlesine sahip olunan yaştır 28.
Henüz kök salmamıştır, özgürdür.
Esareti, istediği an zincirlerini kıracak kadardır ancak.
Toplumun sınırlar koymadığı yaştadır. Biraz altında, biraz üstünde baskılar, yönlendirmeler vardır oysa.
Daha "hasat mevsimi" gelmemiştir. Onun için ne "keşke"ler vardır hayatında, ne de kendine ya da başkasına vereceği hesabı...
Yapabilecekleri yapamadıklarından fazladır.
Ne "toy"dur, ne "kaşar".
Aklı ne bir karış havadadır, ne uçup gitmeye yüz tutmuştur.
Sonra 30, 35, 40,... Bu sıraladıklarım eksilir, eksilir, eksilir...

Yiğitliğe 'şey' sürdürmüyoruz

Bazı kadınlar neden eli silahlı erkek sever?
Sosyolojik, psikolojik bir açıklaması vardır elbet, ben bilemem.
Ama bir tespitimi dile getirebilirim.
"Kabadayı" seven çok kadın var.
Hadi kabadayı demeyelim, "gerektiği zaman koruyan, kollayan, kıskanan erkek" diyelim.
Çok fazla değil, babalarımız kadar hiç olmazsa.
Yani bizim için adam vurmasınlar ama mesela gece bir tıkırtı duyduklarında "Kalkıp bi baksana" da demesinler.
"İkoncan"ların kocaları, eşlerini hiç kıskanmadıklarını söylemişler. Belki de kızların derdi budur. Belki her gün biraz daha soyunarak kocalarının pes edeceği noktayı görmek, yaşamak istiyor zavallıcıklar.
Bakmayın siz...
Hiçbir kadın "modern zaman erkeği"nden o kadar hoşnut değil.
Fakat "güçlü ve özgür kadın" olmaya soyunduk ya bir kere, yiğitliğe "şey" sürdüremiyoruz.
Her ne kadar "Ay hiç gelemem!" deseler de, bazı kadınların çok sık sevgili değiştirmesinin altında "sahiplenen erkek arayışı" yatıyor bana sorarsanız.
Ama "eli silahlı sevgili" başka bir şey elbet.
Dedim ya, o konu beni aşar. Uzman işi o.

Pakize Suda/Habertürk

11 Haziran 2009 Perşembe

Biz nerede yanlış yaptık? - Dilek Önder

Genç, orta yaşlı ya da yaşlı...

Fark etmez...

Erkeklerin yüzde 99’u yaşlılık işine çok ama çok bozuluyor...

Hepsi inkâr peşinde...

E, bilim adamları da orta yaş sınırını yükselttikçe bunlar inanıyor.

Yapabiliriz sanıyorlar.

Ha, yaparlar tabii de neyi?

Onu da anlatacağım...

Ama önce başka bir şey anlatmak istiyorum...

Geçenlerde bir haber okudum, “evliliği çalışma kurtarıyor” diye...

Tam da tahmin edeceğiniz gibi, haberin içeriği şuydu:

“Çok çalışın, eşinizi az görün, mutlu kalın!”

Ben sizin gibi klasik çelişkiyi aklımdan geçirdim: Madem öyle niye evleniyorsun?

Hatta bir de dedim ki, iyi o zaman bir de sevgili bulun, evliliğiniz daha da iyi olsun!

Sonra da aklıma o soru takıldı:

“Biz nerede yanlış yaptık?”

Hâlâ yapmaya devam ediyoruz...

Çözümü ya da alternatifi nedir bilmiyorum ama biz doğaya karşı geliyoruz gibime geliyor...

Biz ona karşı geldikçe o da bize dikleniyor sanki...

Mesela evlilik insan doğasına aykırı olduğu halde neden hâlâ insanlar evleniyor?

Hadi onu da geçtim; evlilik erkeklerin işine gelen ve onların icadı bir iş olmasına rağmen neden bunu en çok kadınlar istiyor?

Erkekler de evlendikten sonra kendilerini cenderede hissetmelerine rağmen neden hâlâ evleniyorlar?

Bir, iki, üç kere evlenen niye bir daha evleniyor?

Alın size başka bir konu daha...

İnsan ergenliğe adım attıktan sonra neden 10 sene daha baskı altında tutuluyor?

Yani doğa insana o yaşta bu görevi, bu işi veriyor.

Ama biz bütün dünyaca bunu yasaklıyoruz...

Yoksa cinsel suçlar bundan mı kaynaklanıyor?

Hatta aklınıza gelebilecek bütün suçlar, bütün çarpıklıklar da mı bu yüzden acaba?

Tabii ki “bırakalım herkes ergenliğinden itibaren hayvanlar gibi istediğini yapsın” demiyorum.

Ama ortada bir yanlışlık olduğu kesin.

Yani acaba yüzyıllardır yanlış bir sosyal gelişim mi izliyoruz?

Bunlar gibi birçok örnek verebiliriz...

Doğaya uymayan...

Yani doğaya karşı kürek çekmek mi bizi yoruyor?

Hatta bizi oyalıyor...

Yanlışa götürüyor...

Tıpkı yaş almakta olduğu gibi...

Diyeceğim, akıntıya kürek çekmeyeceksin...

Suyun yolunu değiştirmeyeceksin.

Ha, yüzeceksin; yüzemiyorsan, köprü yapacaksın, sandala bineceksin...

İlle de “eskiden yüzerdim, yine yüzerim” diye tutturmayacaksın!

Sandalın keyfini çıkaracaksın...

Bilmem anlatabildim mi?

Çarpıklık, karışıklık, düzensizlik galiba burada başlıyor:

Doğaya karşı gelmekte...

Gelemiyorsun ya zaten...

Ondan...

Dilek Önder/Vatan

2 Haziran 2009 Salı

Bencil bir adam sevmek - Elif Şafak

Bir kadının yapabileceği en büyük hata bir Fener Deha Adam'a aşık olmaktır. Terzilik ve çamaşırcılık yapan Therese işte bu kadınlardan biriydi. İmkansız bir adamı sevdi. Jean-Jacques Rousseau'nun mutsuz sevgilisi, daimi ötekisiydi. Tam anlamıyla 'Öteki' idi. Felsefe tarihinin ölümsüz ismi Rousseau ne kadar eğitimli, şehirli, bilgili, kabına sığmaz ise, Therese de o kadar sakin, müşfik, köylü ve cahildi. Rousseau kitap yazar, Therese kitapların tozunu alırdı. İkisinin neden ve nasıl beraber olduğuna kimse akıl sır erdiremedi.

Okumuş yazmış, bir hayli mürekkep yalamış erkekler içinde öyleleri vardır ki, uzaktan bakınca aydınlık bir zekâ feneri gibi görünür ama vaklaşmca bambaşka bir adama dönüşürler. Takdirle dinleriz onları; ağızlarından bal, kalemlerinden bilgi damlar. Konuşkan ve nüktedandırlar. İlgiden, iltifattan ve en çok da kendilerine soru sorulmasından hoşlanırlar. Bol bol anlatırlar. Israrla doğruların altını çizer, habire eleştirilerde bulunur, berrak bir zihin ve özgür bir mizaç abidesi olarak yükselirler toplumda. Her meselede yapacak bir yorumları vardır. Analitik düşünür, akılcı çözümlemeler sunar, kitaplardan alıntılar yapar, nadir dehalar olarak dolaşırlar aramızda. Herkes yararlanır onların ışığından. Herkes dediysem, onlara en yakın slanlar hariç. Yani sevgilileri ya da eşleri hariç.
Fener kendi dibini aydmlatamaz. Işığını hep uzaklara yollar, kendinden fersah fersah öteye. Fenere yaklaştıkça ışık yerini gölgelere bırakır, aydınlık karanlığa evrilir. Bir de bakmışsınız ki kamusal alanda son derece açık fikirli, kendine güvenen, esprili ve hoşsohbet 3İan adamlar özel hayatlarında yüz seksen derece tersi olabiliyor. Kapalı, satı, tedirgin, şüpheci ve aksi... Toplum içinde ne kadar iddialı ve lydmlıksalar, evlerinin nahremiyetinde o kadar suskun, çapalı ve gölgeli... Bu yüzden en iyisi ızaktan tanımaktır böylelerini. Bu aizden bir kadının yapabileceği en )üyük hata bir Fener Deha Adam'a ışık olmaktır. Hikâyenin bundan :onrası kaçınılmaz olarak hüsran, ıüsran, hüsrandır.
18. yüzyılda Fransa'da yaşayan ve ;eçinebilmek için terzilik ve amaşırcılık yapan Therese Levasseur şte bu kadınlardan biriydi. İmkânsız ıir adamı sevdi. Yüreğini billur bir opaç yapıp ona teslim etti. Ve topacın ıer dönüşünde içi burkuldu, acı çekti, lem de bir değil, iki değil, tam otuz üç ene boyunca... Therese nam bu kadın, ean-Jacques Rousseau'nun mutsuz evgilisi, daimi ötekisiydi. Tam nlamıyla "Öteki" idi Therese. Çünkü ;lsefe tarihinin ölümsüz ismi iousseau ne kadar eğitimli, şehirli, ilgili, kabına sığmaz ise, Therese de o adar sakin, müşfik, köylü ve cahildi, itapların dünyasıyla en ufak bir ması bile yoktu. Rousseau kitap
yazar, Therese kitapların tozunu alırdı. İkisinin neden ve nasıl beraber olduğuna kimse akıl sır erdiremedi. Muhtemelen en derin çelişkiyi Rousseau yaşadı. Ne sırtını dönüp terk edebildi Therese'i, ne de onunla yasal bir evlilik yapıp karısını toplum içine çıkarabildi. İlişkileri hep arada kaldı. Sıkışmış bir yerde, eşikte geçen koca bir ömür.
Jean-Jacques Rousseau'nun kişiliğine yakından bakınca bir Fener Deha Adam'm portresini görürüz. Ünlü filozof 28 Haziran 1712'de Cenevre'de doğdu. Dünyaya gelişinden dokuz gün sonra annesini kaybetti. Bu trajedi hayatına ve kişiliğine damga vuran temel hadise oldu. Annesinin ölümünden hep kendini sorumlu tuttu. Henüz delikanlı iken evden kaçtı ve Cenevre'den ayrıldı. Tutup kendisinden 13 yaş büyük asil bir kadına, bir baronese aşık oldu. "Annecik" diye hitap ettiği bu kadının peşinden epeyce koştuktan sonra durdu, duruldu ve kendini kitaplara adadı. Dönemin en büyük düşünürleri tarafından kaynak kabul edilecek ve hâlâ bugün düşünce hayatına damga vuran eserlerini yazmaya koyuldu. Davetler aldı, konuşmalar yaptı, dersler verdi, derin felsefi tartışmalara girişti...
Günlerden bir gün bir otel odasında Rousseau yazı masasında oturmuş, etrafı kitaplar ve karalanmış notlarla kaplı vaziyette harıl harıl çalışırken kapı çaldı. Odayı toplamak, çamaşırları yıkamak, sökükleri dikmek için genç bir kadın içeri girdi. Ve derin felsefi meseleler hakkında çözümlemeler yapmakla meşgul koca filozof yazmayı bırakıp, kadına bakakaldı. Eğitimi ve bilgiyi her şeyden üstün gördüğünü dile getiren Rousseau, okuma yazma bilmeyen bu kadına oracıkta tutuldu. Bundan böyle Therese'i bir daha bırakamayacak ama onu yasal karısı yapmaya da yanaşmayacaktı. Böyle
başladı marazi bir ilişki. Ne evliydiler, ne tam sevgili. Aradan seneler geçip peşpeşe beş çocukları olduktan sonra bile durum değişmedi.
Jean-Jacques Rousseau dünya felsefe tarihinin en çelişkili ismiydi. Her zaman Cenevre vatandaşı olmakla övündü ama fikirlerinden dolayı vatandaşlıktan çıkarılması uzun sürmedi. Akıl ve mantığı baş tacı etse de en nihayetinde hep Romantik hareketin içinde anıldı. Ama belki de en vahim çelişkisi en mahrem olanıydı. İyi bir eş olamadığı gibi baba olmayı da beceremedi. Beş çocuğunu da art arda terk etti. Onları civardaki hastanelere bıraktı. Ve sonra oturup anne babaların nasıl çocuk yetiştirmesi gerektiği hakkında kitaplar yazdı. Hâlâ bir başucu eseri olan Emile böyle kaleme alındı. Avrupa'da herkes Rousseau'nun "ilerici" yapıtlarını, toplumsal nasihatlerini konuşadursun, filozofun kendi çocukları sefalet içinde ve kaderlerine terk edilmiş halde yaşadı.
Söyledikleriyle yaptıkları arasında uçurumlar olan bir adamdı Rousseau. Kamusal alanda başka biriydi, özel hayatında bambaşka. Belki hepimiz gibi parçalanmış kişilikler taşıyordu içinde. Ama mesele şu ki, yazarken ve konuşurken hiç çelişkisi yokmuş gibi davrandı. Her şeyi çözmüş, aşmış bir adam gibi. Nice sonra beyin kanamasından öldü. Bu dünyadan ayrılış sebebinin o çok sevdiği ve önemsediği beyni olması manidardı.
Jean-Jacques Rousseau tipik bir Fener Deha Adam'dı. Yaratıcı, cevval ve dahiydi. Ve pek çok dahi gibi son derece bencildi. Kendi duyguları sözkonusu oldu mu aşırı hassas ve duyarlı, başkaları sözkonusu oldu mu hoyrat ve katıydı. Müthiş bir roman kahramanı, fevkalade bir film karakteriydi. Renkliydi çünkü derinden yaralı ve çelişkiliydi. Ama doğrusu kadınlar için en iyisi onu uzaktan tanımaktı.

Elif Şafak/Habertürk

Tek doğrucu Zahid Akman - Fatih Altaylı

RTÜK Başkanı Zahid Akman, Balçiçek Pamir'e telefon açarak bazı konulara açıklık getirmek istedi.

Bu konuşma sırasında ben de Balçiçek'in yanındaydım. Balçiçek telefonu kapattıktan sonra heyecanla Zahid Akman'ın kendisine söylediklerini aktardı.

Akman Bülent Arınç'ı yalanlıyor ve "Hiç kimse benden istifa etmemi istemedi. İstifa etmeye niyetim yok" diyordu. Dahası "Başbakan arkamda olmasa ben o koltukta oturabilir miyim?" diye soruyordu.

Balçiçek'e "Bunlar çok önemli hemen yaz" diye rica ettim.

Yazdı manşet yaptık.

Zahid Akman, bu konuşmanın "Başbakan arkamda" bölümünü yalanladı.

Oysa aynı sözü 23 Eylül 2008'de NTV'nin canlı yayınında söylemişti.

Ancak "Kimse istifamı istemedi" şeklindeki sözlerine bir yalanlama yapmadı.

Bunun üzerine biz de Bülent Arınç'a Zahid Akman'ın sözlerini "Kimse istifa etmemi istemedi" dediğini aktardık.

Yurt dışında bulunan Arınç, hemen bir açıklama daha yaptı.

"İstifasını istedim"

Şimdi Zahid Akman ne diyecek bilmiyorum.

Ama görünen o ki, Bülent Arınç yalan söylüyor, Balçiçek Pamir yalan söylüyor, Alman mahkemeleri yalan söylüyor.

Bir tek doğru söyleyen var, o da Zahid Akman.

Bu durumda Almanya'daki kooperatifzedeler de yalan söylüyordur mutlaka.

Bu spor yazarlarından hiçbir şey olmaz

HT Cumartesi, sporculara ve spor yazarlarına eşcinsel hakemle ilgili düşüncelerini sormuş.

Okudum.

Okudukça utandım.

Spor yazarlığı adına utandım.

Eski hakem spor yazarı Erman Toroğlu "Eşcinsel hakemi kabul etmiyorum. Tribünler i..e hakem diye bağırınca suç oluyor" diyerek müthiş bir yorum yapmış.

Hadi o Erman Toroğlu, ne dese yeridir. Ya spor yazarı Gürcan Bilgiç'e ne demeli.

Bilgiç "Kararları futbola yararlı olmaz" demiş ve dahiyane bir cümle daha eklemiş, "Daha dünyada üst düzey maç yöneten bayan hakem bile yok"

Ya Meriç Müldür'e ne demeli. O da "Çaldığı her düdük tartışılır" diyor.

Bunlar spor yazarı.

Yaptıklarının tek adı var "Homofobi"

Yahu size ne adamın cinsel tavrından tercihinden.

Adam kararı gözüyle ve beyniyle veriyor, düdüğü ağzıyla çalıyor, başka yeriyle değil.

Size ne?

O beğenmediğiniz, cahil dediğiniz futbolcular spor yazarlarından on gömlek önde.

Tanju Çolak "Çalışmaya devam etmeli. Futbol dünyasında bu zor olmaz. Hiçbir işkolunda da zor olmamalı" diyor.

Bülent Yavuz "Yasaklamak çağdaşlığı reddetmektir" diye daha da açık konuşuyor.

Ali Gültiken "İşini yapmaya devam etsin" yanıtı veriyor.

Gördüğünüz gibi, sporcular, spor yazarlarından daha açık fikirli, daha düzgün adamlar.

Ama aynı spor yazarları, Barcelona'yı ve teknik direktörü Guardiola'yı yere göğe koyamıyorlar.

Peki bu nasıl iş.

Bir homoseksüel maç yönetemez ama takım yönetir mi?

Yoksa Guardicla'nın gay olduğunu da mı bilmiyor bu spor yazarları.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Tek doğru fikrin kendi fikrimiz olduğunu zannetmediğimiz zaman

Fatih Altaylı/Habertürk

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Manzara-i umumiye huzur vermiyor - Yasemin Çongar

Alçalıyor güneş; birazdan karşıdaki yarımadanın minarelerine dokunacak.

Akşamüstü, uzatmalı bir birinci sayfa toplantısından sonra, gazetenin baskıya girmesine kısa bir süre kala başlayabiliyorum yazıya.

Gözlerim penceredeki huzurlu manzarada...

Aklım haberlerde.

Gün boyunca yazıişleri masasına ulaşan haberlerin çizdiği memleket manzarası huzur vermiyor.

Bursa’daki Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde yangından ziyade yoğun ihmalden ölen sekiz hasta...

Eski Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez’in cinsel istismarına uğrayan 14 yaşındaki çocuktan istenen üçüncü sağlık muayenesi raporu...

Ve bilim adamı olduğundan hiç şüphe duymayan bir sosyoloji profesörünün itirafları...

Günün üç farklı haberi...

Nedense hepsi de aynı haber gibi geliyor bana.

Hepsi de Türkiye’nin nasıl bir ülke olduğunu anlatıyor çünkü.

Hepsi de manzara-i umumiyeyi tarif ediyor aslında.

Hepsi de, hal-i pür melalimizi özetliyor.

İşte buyurun...

***

En büyük şehirlerinden birindeki bir devlet hastanesinde yoğun bakımda yatan hastaların bir kat aşağıda çıkan küçük bir yangında ölebildiği bir ülke, Türkiye.

Çünkü tahliye esnasında tam bir kaos yaşanıyor.

Çünkü bir yangın durumunda tahliyenin nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin plan program yapılmamış.

Çünkü yangın tatbikatları yeterli sıklıkta gerçekleştirilmemiş; tatbikatlardan gerekli dersler çıkarılmamış.

Ve dahası, şehirdeki diğer hastanelerin yoğun bakım üniteleri hemen devreye giremiyor.

Çünkü sayıları ve kapasiteleri yetersiz...

Yangın değil, duman olduğu açıklanıyor birçok hastanın ölüm sebebinin...

Çünkü hastanenin hastaları korumayı sağlayacak bir havalandırma sistemi yok.

Ve çünkü hastanenin elektrik kabloları, yanınca duman çıkarmaması gereken özel bir maddeyle kaplı değil.

Çünkü o özel kablolar pahalı.

Yoğun bakımda solunum desteğine bağlı yaşayan hastalar ölüyor ilk olarak.

Çünkü yangında elektrikler kesiliyor.

Çünkü solunum destek üniteleri elektriksiz çalışmıyor.

Çünkü hastanenin böyle bir durumda devreye girebilecek konum ve kapasitede jeneratörleri yok.

Çünkü burası Türkiye.

***

Ve cinsel istismara uğrayan 14 yaşındaki bir kız çocuğunun adaleti aramak için gittiği mahkemede tam bir ruhsal işkence yaşamasının önüne geçmeyen bir ülke, Türkiye.

Çünkü 26 Nisan 2008’de yaşanan cinsel istismar olayından on dört ay sonra mağdurenin yeni bir Adli Tıp Raporu alması gerekebiliyor.

Çünkü geçen yılın temmuzunda hazırlanan ilk raporda, mağdurenin ağır depresyon geçirdiğinin ve intihar eğilimi olduğunun belirtilmiş olması kimsenin pek umurunda değil.

Çünkü geçen yılın eylülünde, İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun mahkemenin istemiyle yaptığı muayene sonrası verdiği rapor, mağdurenin ruh ve beden sağlığının hiç bozulmadığı yönünde.

Çünkü Adli Tıp Kurumu, bu raporla sanık Hüseyin Üzmez’i kurtarmaya çalıştı.

Kamuoyu tepkisi olmasa, kurtarabilecekti belki de...

Ama tepki vardı ve mahkemeyi yeni bir rapor istemeye yöneltti.

Ve mağdure bir kez daha Adli Tıp’a gitti.

Ama rapor alamadı.

Çünkü muayenesinin yapılacağı gün sorumlu çocuk psikiyatristi görevinden istifa etti.

Çünkü kurumun mağdureye ikinci kez, “ruh sağlığı etkilenmemiştir” raporu vereceğini düşünüyordu; üzerinde bu yönde baskı hissediyordu.

İstifa nedeniyle Adli Tıp Raporu tamamlanamadı; mağdureye ise bu kez “panik bozukluk” teşhisi kondu ve ilaç tedavisi önerildi.

Ve 14 yaşındaki kız çocuğu gelecek ay üçüncü kez Adli Tıp’a gidecek; yine birçok testten geçecek.

Çünkü o kendisine cinsel istismarda bulunan ihtiyar bir yazardan şikâyetçi.

Ve burası Türkiye.

***

Ve burası, kendisini bilim adamı sayan ve öyle de kabul gören bir sosyoloji profesörünün, resmî ideolojiyi bir dinsel inançmışçasına kimliğinin ayrılmaz parçası olarak benimsediğini söyleyebildiği ve bu durumun doğallığını, vazgeçilmezliğini, sorgulanamazlığını hiç tereddütsüz savunabildiği bir ülke...

İşte buyurun, Emre Kongar’ın NTVMSNBC’de Yasemin Arpa’ya söyledikleri:

“Ben önce demokratım, ondan sonra da sosyal demokratım; nokta. Bu kadar basit. Bu neleri içeriyor? Önce demokrat, sonra sosyal demokrat olmak, genel kimlikleri dışlamıyor. Yani tabii ki Türküm, tabii ki Müslümanım, tabii ki Atatürkçüyüm. Tabii ki bir anlamda Batılılaşan bir Ortadoğu ülkesinin vatandaşıyım... Bunları hiçbir zaman sorgulamadım ki... Yani ben Müslüman olayım mı, olmayayım mı; ben Atatürkçü olayım mı olmayayım mı... Ben bunları hiçbir zaman sorgulamadım. İnsan doğduğu ailenin vazgeçilmez kimliğiyle büyüyor. Kendi tercihleri değil ki... Ama benim kendime biçtiğim hedef ve kimlik, önce demokrat, ondan sonra sosyal demokrat olmak.”

Yoruma hacet var mı?

Türkiye’de manzara-i umumiyeye bakıp huzur duymak mümkün mü?

Yasemin Çongar/Taraf

26 Mayıs 2009 Salı

Aşk korsana düşünce - Elif Şafak

İnsanın hayatında bazen öyle anlar olur ki bir film sahnesinin içinde sanırız
kendimizi. Sanki gökyüzünden uzanan bir el bizi tutmuş, hop diye havaya kaldırmış ve sürreal bir filmin içine atıvermiştir. Etrafımıza şaşkın şaşkın bakar, rüyada mıyız diye çaktırmadan kendimizi çimdikleriz. Bu sahnenin görselliği öylesine renkli, canlı ve güçlüdür ki, gözle görüyor olmak yetmez. Aynı zamanda görüntülemek, belgelemek, ölümsüzleştirmek isteriz. “Keşke şimdi elimde bir kamera olsaydı, şu anı yakalasaydım” diye hayıflanırız. Ama an geçer, anısı kalır geride. Zihnimizde. Dilimizde. Bu hafta işte böyle bir sahneye tanık oldum.

Yer: İstanbul Vatan Caddesi’ndeki büyük Emniyet Binası’nın tam orta yeri.
Saat: Sabah on civarı. Sahne: Geniş avluda yanyana park etmiş dokuz adet kamyon var. İçleri tıkabasa kitap dolu. Hem yerli hem yabancı yazarların kitapları bunlar. Toplam bir milyon kitap! Ve bir tarafta henüz basılmamış
kitapların sayfaları ve kapakları yığılı. Esen her rüzgârda bu sayfalardan birkaç tanesi uçuşuyor. Bana öyle geliyor ki yakında bir kum fırtınası çıkacak; bütün bu kitaplar, sayfalar, kapaklar havalanacak. Döne döne hortum olacaklar sonra. Ve kitap yağacak üzerimize. Yağmur gibi, dolu gibi, kar gibi üzerimize yağacak kelimeler, hikâyeler ve hayaller.

Yanyana dizili masaların üzerinde gene kitaplar var. Ve masaların hemen arkalarında kararlı bir ifadeyle emniyet güçleri duruyor. Karşılarında ise bir basın ordusu var. Kameralar, fotoğraf makineleri, mikrofonlar... Flaşlar patlıyor üst üste. Her flaşta renkler biraz daha canlı, sahne biraz daha sürreal oluyor. Ve tam orta yerde bir avuç yazar dolaşıyor. Kendilerinin yazdığı ama kendilerinden çalınan kitaplara bakıyorlar inanmaz gözlerle. Zira bu sahnedeki her kitap korsan. Her biri bir hırsızlık belgesi.

Avlunun orta yerine doğru adım atmamla son derece beyfendi ve güler yüzlü bir polis memurunun beni karşılayıp yönlendirmesi bir oluyor. “Buyrun Elif hanım. Şu taraftaki kamyon sizin kamyonunuz” diyor. Şaşkın bir halde gösterilen yere bakıyorum. İleride kasası açık bir kamyon var. Ağzına kadar dolu. İçinde kitaplarımın korsan kopyaları istiflenmiş. AŞK’ın pembe kapakları
gözümü alıyor. Beş kitabımın korsanı yakalanmış bu operasyonda. Her kitaba ortalama iki sene emek verdiğim hesaplanırsa, on senelik emeğim duruyor karşımda.

Kamyonda son kitabımdan ne kadar korsan kopya olduğunu sorduğumda “Yaklaşık yüzbin” cevabını alıyorum. Doğan yayınevi bugüne kadar AŞK’ı yüzellli bin bastı. Belki de bir o kadar korsanı var ortalıkta, İstanbul ve
Anadolu’da. Aklımdan geçen ilk düşünce şu oluyor: “Kimbilir, belki de zannettiğimizin iki misli kitap okuru var Türkiye’de. Hani hep yakınırız ya ülkemizde yeterince kitap okunmuyor diye. Belki de okunuyor. Kim biliyor ki gerçek rakamları?”

Avluda sevgili Taha Akyol, İskender Pala ve Tuna Kiremitçi’yi görüyorum. Onlar da benzer bir hayretle kendi kitaplarının korsanlarını inceliyorlar. Emniyet
müdürlerinin verdiği brifing hepimiz için aydınlatıcı oluyor. Hani kimimiz zanneder ki korsan kitap o kadar da zararlı bir şey sayılmaz çünkü öğrencilere ve maddi durumu iyi olmayan okurlara ucuz kitap sağlıyor. Halbuki işin hakikati bambaşka. Artık korsan da çağ atlamış. Öyle korsan kitaplar ele
geçirilmiş ki bu operasyonda, orijinaliyle aynı fiyata satılıyormuş. Korsan olduğu anlaşılmasın diye aynı kalitede aynı fiyattan piyasaya giriyormuş.

Kitap korsanlığı sadece yazar ve şairlerden çalınan emek ve para anlamına gelmiyor. Yayınevlerinde çalışan yüzlerce, binlerce insanın rızkını da doğrudan etkiliyor. Matbaa işçisinden çevirmene, editörden dağıtıcı şöföre kadar bu işten ekmek yiyen herkes, hepimiz, bu hırsızlıktan zarar görüyoruz. Ve sadece bizler değil. Kitapseverler ve yayın dünyası da zarar görüyor. Çünkü yayınevleri korsan yüzünden maddi kayıba uğradıkça, basılan kitapların niteliği ve niceliği
daralıyor. Koskoca bir kültür korsan kitaplardan darbe alıyor.

Emniyet’in yaptığı geniş operasyon korsanla mücadele açısından son derece önemli bir adımdı. Bununla beraber bu işin sadece baskınlarla hallolması
mümkün değil. Zira toplanan kitaplar mahkeme bitene kadar imha edilemiyor. Bazı durumlarda mahkemenin bitmesi dört seneyi bulabiliyor. Bu zaman zarfında korsan kitapların kalacağı deponun kirasını gene yayınevleri ödüyor.
Yani yayınevleri kendilerinden çalınan kitapları depolamak için bir de üstüne her ay kira ödüyor ve böylece korsancılıktan bir değil, iki kez darbe alıyor. Bu durum kitap fiyatlarının artmasına sebep oluyor. Bu da gene korsancılığı besliyor. Tam bir kısır döngü.

Bu kısır döngüyü kıracak üç şey var. Birincisi, gerekli yasal düzenlemenin yapılarak korsan kitapların daha hızlı bir şekilde imha edilmesini sağlamak. İkincisi, yayınevlerinin Batı’da olduğu gibi aynı kitaptan bir “pahalı lüks kopya”
bir “ucuz kopya” çıkartmasını sağlamak. Ve üçüncüsü, okurun bu konuda duyarlı davranması ve artık korsan satın almaması. Son tahlilde bir tek okur son verebilir bu duruma.

Avludan çıkarken bir gazeteci muzip bir tebessümle Bit Palas’ın yeni baskısını tutuşturuyor elime. “İmzalar mısınız?” diyor. İmzalarım imzalamasına da merak ediyorum acaba korsan mı, yoksa orijinal mi? Meğer korsanmış. Öylesine başarılı ki ayırd etmek zor. Kitap korsanlarının son derece zeki, girişken ve yaratıcı olduklarına şüphe yok. İnşallah bundan sonra yaratıcılıklarını daha hayırlı işlerde kullanırlar!

Elif Şafak/Habertürk

24 Mayıs 2009 Pazar

Bir “muhalefet”ten, bir “iktidar”dan! - Ruhat Mengi

CHP’den Gürsel Tekin’in yaptığının benzerini, neredeyse aynısını AKP’den Bülent Arınç yaptı. Arınç:

“Ben Türkiye’deki Deniz Feneri’ni inceledim, sorun göremedim” demiş...

Allah Allah adı uluslararası boyutta dev bir yolsuzlukla anılan derneklerin inceleme görevi Bülent Arınç’a mı verilmiş?

Onun bu incelemeyi yapacak teknik kapasitesi veya yetkisi var mıdır, varsa nereden gelmektedir?

Diyelim ki vardır (mümkün değil ama), iktidar partisinin görevi teftiş kurullarını, devletin mekanizmalarını çalıştırarak, Alman yargısından da gelen “acil talep dosyası” üzerine Türk Deniz Feneri ile Almanya’daki arasındaki bağlantıları, belgeleri, makbuzları mal varlıklarını ortaya çıkarmak mıdır yoksa Derneğe Bülent Arınç’ı göndermek mi?

NASIL YANİ?

RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın sadece başkanlığı bırakacağı, üye olarak daha 4 yıl kalmak niyetinde olduğu anlaşıldı.

En ilginç gelişmelerden biri ise Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in Cuma günü yaptığı “Bütün belgeler toplanmadan dava açılamaz. Belgelerin toplanması tamamlanınca, gerekirse dava açılacaktır” sözleriydi.

Doğrusu duyanların kulaklarına inanamayacağı bir açıklama bu...

Nasıl yani?

Ne demek “henüz dava açılamaz”?

Ne demek “gerekirse”?..

Daha nasıl gereksin? Bütün o belgeler, dosyalar, Alman yargısının “didik didik aranmalılar” talebi ne oldu?

Daha kaç ay zaman verilecek tüm delillerin ortadan kaldırılması için?

Cemil Çiçek lütfen bir hukukçu olarak şunu açıklasın; TCK’nin 8 ve 9’uncu maddelerine göre hemen dava açılması gerekiyor muydu, gerekmiyor muydu?

Gerekiyorsa neden açılmadı, neden a-çı-la-mı-yoor?




***



İmar affı önerisi “rol çalma”mı acaba?

Zaten memleket yeşilini tümüyle kaybedip bir çöle, bir beton yığınına dönmüşken, bu nedenle bırakın diğer zararlarını Türkiye “küresel ısınma”dan en çok etkilenecek ülkelerin başında yer alırken CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in “kaçak yapılara imar affı” önerisine nasıl bir anlam verilmeli acaba?

Tekin demiş ki:

“Kadir Topbaş İstanbul’daki yapıların yüzde 65’i kaçak diyor. Bence yüzde 80’inde ’projeye aykırılık’var, yani hemen her yer kaçak. Devlet bu yapıları yıkamıyorsa bir tek yol kalıyor; hepsine iskân belgesi verilmesini sağlamak. Biz CHP olarak bu desteği vermeye hazırız.”

Biliyor musunuz gerçekten Türkiye’de yaşıyorsa insanın çok sabırlı olması ve hatta eskilerin deyimiyle “aklına mukayyet olması” gerekiyor, çünkü her konuda kuralsızlık, “hukuk dışılık” öyle boyutlarda ki dayanmak mümkün değil.

Demek ki kaçak yapılar yıkılamıyorsa meşru hale getirilmeli ve mesela terör bitirilemiyorsa teröristin istekleri yerine getirilmeli... Tablo gerçekten böyle görünüyor. Peki o zaman belediye seçimleri dönemlerinde şehir içinde şehirler kurulması, kaçak onbinlerce yapıya göz yumulması nasıl durdurulacak? Sahillerin kaçak şekilde işgali nasıl önlenecek?

Acaba Gürsel Tekin bu açıklamayı yapmadan önce partisinin yetkili kurullarında görüşülmüş ve böyle bir karar mı çıkmış, yoksa İl Başkanı olarak bu kararlar ona mı bırakılmış merak ediyor insan.

Hatta akla “sol kanadın Tayyip Erdoğan’ı olma” isteği, bir “rol kapma” durumu da geliyor. Mâlum Erdoğan da Erbakan döneminde İstanbul İl Başkanı olarak sivilmiş, oradan Belediye Başkanlığı’na ve Genel Başkanlığa geçmişti.

Bunlara diyecek bir şey yok ama sivrilmek için seçilen önerilerin kabağı Türkiye’nin başına patlamasa... Acaba Gürsel Tekin “yapılarının yüzde 80’inin kaçak olduğu” itiraf edilen İstanbul’un “bu duruma neden olan tüm belediye başkanlarına hak ettikleri cezanın verilmesi, böylece gelecekte aynı tehlikenin de önlenmesi” çözümünü neden düşünmüyor?

Çağdaş ülkelerde asıl çözüm budur!

Ruhat Mengi/Vatan

22 Mayıs 2009 Cuma

Seviliyor musunuz? - Nur Çintay A.

Türkan Saylan’ın vefatı bir kere daha düşünmemize vesile oldu belki:
Birini sevip sevmememize sebep olan ne?
Karakteri mi, duruşu/düşünceleri mi? Zarafeti mi, zekâsı mı? İyiliği mi, siyasi görüşü mü? Şefkati mi, kahramanlığı mı? Kalbi mi,beyni mi?
Hepsi bir paket mi, parçalara ayrılır mı, lokmaların ağırlığı bir mi?
Elimde çok tatlı küçük bir kitap var: Kemalettin Tuğcu’nun ‘Sizin İçin Ne diyorlar?’ adı el kadar eserinin alt başlığı
‘Seviliyor musunuz?’
‘Dişikuş’ Kadın Neşriyatı Serisi No: 2’de yer alan bu kitabı Arif Bolat Kitabevi basmış, 1943’te.
‘Sizin için ne diyorlar?’ bölümünde şöyle anlatıyor Kemalettin Tuğcu:
“Bir yol tutturmuş, kendinize bir kıymet vermiş, şu ve bu meziyetlere sahip olduğunuza inanmış, yaşayıp gidiyorsunuz.
Siz, hakikaten sizin bildiğiniz insan mısınız? Sizin kendinize biçtiğiniz kıymeti, cemiyet size veriyor mu?
Etrafınızı dinleyiniz, başkalarının sizin hakkınızdaki kanaatini, cemiyet içindeki mevkiinizi öğreniniz. Bunu yapmadıkça yeryüzünün yegâne nimeti olan sevgiye, sevilmeğe ulaşamazsınız. Hepsi sizin zannınızdan, sizin vehminizden ibaret kalır. Fazla olarak talihsizliğinize hükmeder, efkârı umumiyeye ehemmiyet vererek onun istediği gibi olmağa çalışmadan ve nihayet ne olduğunuzu anlamadan hayattan ayrılırsınız.
Halbuki kendi üzerinizde ve fikirlerinizde tashihler yaparak, kendi kendinizi düzelterek mesut olmanıza imkân vardır.
Acaba kendi kendinizi beyenmiş, kendinizi lâyık olmadığınız bir mevkie çıkarmış ve bu yüzden gülünç olmuş ta, size savrulan kahkahaları duymadan mı yaşıyorsunuz?
Acaba fazla mütevazı olduğunuz için eziliyor, çiğneniyor ve nahak yere bedbaht mı kalıyorsunuz? (...)
Siz bir kız çocuğu olarak doğdunuz. Anneniz, babanız sizi sevdi, onların hiçbir şeyle giderilemeyecek olan sevgisine sahip oldunuz. Yaşınız ilerledikçe aile efradından gördüğünüz sevgiler, hizmetçilerden gördüğünüz hürmet ve bir genç kız olunca, bazı erkeklerin sizi takip etmeleri veya size gülümsiyerek bakmaları hususi ihtirasları için size iltifat göstermeleri ve sizi methetmeleri, sizi kendi kendinize bir kıymet vermeğe, kendinizde bir hususiyet bulmağa sevketti. Güzelliğinize, zekânıza, ince ruhlu olduğunuza inandınız.
Hususi menfaatlerin, aile sevgisinin, fakir komşularınızın size verdiği mevkie hemen kuruldunuz. Kendinizden de bir şeyler kattınız. Sarsılmaz bir mevki sahibi olduğunuza inandınız.
Bu küçük muhitin tahta çıkardığı siz, cemiyet hayatı içinde ancak elinde bir nüfus kâğıdı olan bir insansınız. İki semt ötesi sizi tanımaz. Sizi tanımıyanların nazarında ahlâkı, meziyetleri, meçhul bir insansınız.
Size yabancı olanlar, size hoş görünmekte bir menfaat bulmıyanlar, efkârı umumiye size ne diyor? Evvela onu dinleyiniz ve kendinizin kim ve ne olduğunu ondan öğreniniz.
Kendi kendini anlamak
hayatta öğrenilmesi lazım esas ilimlerden birisi sayılmalıdır. İnsan buna göre üzerinde bir tashih yapar, fena hareketlerini düzeltir, hiç olmazsa ne olduğunu bilir ve kendisine gelen saadet veya bedbahtlığın saikını bir dereceye kadar anlar.”

Nur Çintay A./Radikal

Geceler kaç saat? - Zülfü Livaneli

İki yerde geceler çok uzundur. Hapishanede ve hastanede.

Sabah bir türlü gelmez.

O uzun gecelerde zihnimde büyük Fuzuli’nin insanın yüreğine çeki taşı gibi oturan muazzam dizelerini tekrarlayıp durdum:

“Şeb-i yeldâyı müneccim ü muvakkit ne bilir

Müptela-yı gamma sor kim geceler kaç saat”

Kelimeleri bir kuyumcu gibi işleyen büyük şair “En uzun geceyi müneccimler, vakit hesaplayanlar bilmez - Derde düşmüşe sor ki geceler kaç saat” diyor.

Böyle bir gecenin sonunda sabaha karşı dalmışım. Bir uyandım ki Türkan Saylan’ı kaybetmişiz.

İçim yandı.

Ama hemen arkasından şöyle düşündüm: Herkes ölüyor. Kimi hiçbir yankı uyandırmadan geçip gidiyor, kimi hayırla yâd ediliyor, kiminin de arkasından suçları günahları hatırlanıyor. Ne mutlu Türkan Saylan’a ki yaşamıyla olduğu kadar ölümüyle de ülkesine, halkına büyük bir ders verdi. Onurlu insanın, “insan kalma” nın, erdemin, özverinin bayrağını yükseltti. Dayanışmayı unutmaya başlayan bu topluma “diğerkâm” olmak gerektiğini hatırlattı.

Bunları düşünürken içimde bazı dizeler kıpırdanmaya başladı. Başucumdaki kâğıdı çektim ve onun için bir şiir yazdım. Bu şiir ertesi gün gazetemizin birinci sayfasında yer aldı. Ama bazı arkadaşlar şiiri sadece ekranda okunurken duymuşlar ya da internette önce bulup sonra kaybetmişler.

Bu yüzden şiiri tekrar yayınlamamı isteyen mesajlar alıyorum.

Ve saygıyla tekrar yayınlıyorum.

TÜRKAN SAYLAN ŞİİRİ

Doğu’da bir köy gördüm

dağların arasında,

öyle mahzun, çaresiz,

kalakalmış.

Çıplak kavakları bile

hüzünlü kalemler gibi

kara saplanmış.

Köyün ortasında bir okul

Ve tezek sobasıyla ısınmaya

çalışan çocuklar.

Bir bıcırık kız,

Yanında bir karamuk oğlan.

Buz gibi elleri

ama gözleri ahu,

gözleri ceylan.

Adın ne dedim kıza

Dedi: Benim adım Türkan.

Oğlan ekledi: Benimki de Saylan.

Dedim;

Dayan yüreğim dayan.

Madem ki bu çocuklar Türkan

Madem ki bu çocuklar Saylan

Gelecek onlarındır,

gerisi yalan.

Değişir bu düzen

Döner bu devran.

Zülfü Livaneli/Vatan